‘PSİKOLOJİ HABERLERİ’ Kategorisi için Arşiv

h1

Mobbing davalarında patlama yaşandı

Mart 3, 2012

Mobbing ile Mücadele Derneği (Mobbingder) Başkanı Hüseyin Gün, mobbing mağduru olduğunu iddia ederek dava açan kişi sayısının şu ana kadar yaklaşık 10 bin olarak görüldüğünü belirterek, “Ancak her gün ’Ben de dava açtım’ diyen mağdur sayısı artmaktadır. Şayet çözüm bulunmaz ise mobbing mağdurlarının açtığı dava sayısı boşanma davası sayısını aşacaktır” dedi

Gün, mobingin tek bir olay olmadığını, ısrarla sürdürülen ve hedef seçilen kişinin huzurunu kaçırmaya yönelik her türlü eylemin bütünü olduğunu söyledi. Özellikle patronların ve yöneticilerin tarafsız rolü oynamalarının çok tehlikeli olduğunu işaret eden Gün, şöyle devam etti:

“Çünkü haklıdan yana taraf olmayan yöneticiler mağdura karşı dolaylı ve hatta zorbadan daha fazla şiddet uygular konuma gelirler.

En çok sağlık sektöründe görülüyor

Mağdurları en çok üzen de budur. Mobbinge maruz kalan çalışanlar, mobbing sürecinde yaşanılan olayın şiddetine göre değişmekle birlikte yüzde 60 oranında verimlilik kaybı yaşar. Mobbing bir iş yerinde yöneticiler tarafından yapılabileceği gibi eşit konumda olan çalışanlar ya da astlar tarafından üstlerine de yapılabilir. Mobbing mağdurları stres, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi rahatsızlıklara maruz kalabilirler. Mobbing en çok sağlık sektörü, eğitim camiası, finans sektörü ile polis ve askerler arasında yaşanmaktadır. Mobbing mağduriyeti kamu sektöründe özel sektörden daha uzun sürmektedir. Bunun nedeni özel sektörde mağdurların direnme güçlerinin zayıf olmasıdır.”

Milliyet

h1

Mobbingin üç türü

Şubat 25, 2012

Mobbingin (iş yerinde duygusal, psikolojik taciz, zorbalık) dikey, yatay ve düşey olmak üzere 3 türü var.

siddet ve taciz  Mobbingin üç türüMobbingin (iş yerinde duygusal, psikolojik taciz, zorbalık) dikey, yatay ve düşey olmak üzere 3 türü olduğunu söyleyen Mobbing İle Mücadele Derneği (MOB-DER) Antalya Temsilcisi Dr. Mehmet Ozan Uzkut, üstün asta uyguladığı düşey mobbingin en fazla şikayet edilen tür olduğunu, iş arkadaşlarının birbirine uyguladığı yatay mobbingin ise çoğu kimse tarafından fark edilemediğini kaydetti.

MOB-DER İl Temsilciliği’nin geçen aralık ayında faaliyetine başlamasına rağmen 100’e yakın şikayet aldığını ifade eden Dr. Mehmet Ozan Uzkut, ’İletişimin önce tek taraflı, sonra çift taraflı kesilmesi’ olarak açıkladığı mobbingin, dikey, yatay ve düşey olmak üzere 3 türe ayrıldığını söyledi. Dr. Uzkut, “Düşey, üstün asta uyguladığı; yatay, iş arkadaşlarının birbirine uyguladığı, dikey ise astın üste uyguladığı mobbing türüdür. Bunlardan en fazla şikayet konusu olan düşey mobbingdir. Türkiye genelinde 15 bin civarında düşey mobbing şikayeti var” dedi.

Dikey mobbingin ender rastlandığını, yatay mobbingin ise çoğu kimse tarafından fark edilmediğini vurgulayan Dr. Mehmet Ozan Uzkut, mobbingin 3 aşaması olduğundan bahsetti. Birinci aşamada kişinin kendini mutsuz hissettiğini ve işe gitmek istemediğini, ikinci aşamada ise panik atak ve depresyon sıkıntılarının baş gösterdiğini kaydeden Dr. Uzkut, üçüncü aşamanın istifa, intihar ve toplu cinayet vakalarına neden olabileceğine dikkati çekti.

Dr. Mehmet Ozan Uzkut, kendilerine yapılan 100’e yakın şikayetten sadece 10’unun mobbing olduğunun belirlendiğini söşyedi. Dr. Uzkut, bunlarla ilgili çeşitli takip yöntemleri uyguladıklarını, önlenememesi durumunda yargı yoluna başvurduklarını belirtti.

Dernekte psikiyatri uzmanı, patolog, öğretmen ve avukat ile birlikte 5 kişilik bir ekip oluşturduklarını kaydeden MOB-DER İl Temsilcisi Dr. Mehmet Ozan Uzkut, mobbing ile ilgili başvuruları da yazılı olarak aldıklarını söyledi.

DHA

h1

Bir Arayış Yolcusu Tolstoy

Eylül 29, 2010

Hüseyin BAYÇÖL

Düşünce tarihinde, “Sanat nedir ve sanatçı neye hizmet eder?” soruları mühim bir yer işgal eder. Tarih boyunca bu sorulara cevap aranırken, bir tarafta ‘idealist’ diğer yanda ‘materyalist’ çizgide düşünceler ileri sürüldü. Ortaya konan eserlerdeki yorumlar, sanatçı ve filozofların gerçek hayatlarına tercüman olmuş gibiydi. Kişiler ne kadar faziletli yaşadıysalar, eserleri de o ölçüde hikmete yakın olabildi. Bu açıdan hakikaten büyük olan veya bir şekilde büyük kabul edilen şahsiyetlerin eserlerine odaklanmadan evvel, mümkünse hayatlarına bakmak gerekir. Bu noktada dikkate değer isimlerden biri de on dokuzuncu yüzyılın dahi romancısı Lev Nikolayeviç Tolstoy’dur.
Tolstoy, Rusya’daki Tula ilinde Yasnaya Polyana’da doğdu. İtibarlı bir aileden geliyordu; babası büyük bir toprak zengini, annesi de bir prensesti. Birçok deha gibi o da çocukluğundan itibaren kendini olgunlaştıracak imtihanlara tâbi oldu. Küçükken anne ve babasını kaybetti; bakımını halası üstlendi. Talebelik yıllarında hummalı bir şekilde kendisini ilme verdi; askeriyeye girdi ve bu süreçte yavaş yavaş edebiyatın derinliklerine açıldı. Askerlikten sonra Avrupa’yı gezerek Batı insanı ve düşüncesini tanımaya çalıştı. Avrupa seyahatlerinden döndükten sonra idealist bir tavırla eğitim gönüllülüğüne soyundu ve bir köy okulu açtı. Maddî imkânları yeterli olmasına rağmen bu okulun bahçesinde ve tarlalarda çalıştı; zîrâ kişinin alın terinin kutsiyetine inanıyordu. Yakın çiftliklerden birinde oturan Sofya adında bir kadınla evlendi ve ondan on üç çocuğu oldu; ama ufku yetersiz olan bu hanım, Tolstoy’un ruh dünyasını pek anlayamadığı için yapılan izdivaç bir imtihan cenderesine dönüştü. Sokrates gibi Tolstoy da eşiyle olan problemleriyle meşhur oldu. Eşiyle yaptığı kavgalardan sonra bir gün evden ayrıldı ve İstanbul’a gitmek için beklediği tren istasyonunda, daha önce yakalandığı zatürreden dolayı 7 Kasım 1910’da vefat etti.
Tolstoy’un edebî ve felsefî yolculuğuna baktığımızda, onun yıllarca değişik mecralarda yol aldıktan sonra, bilhassa olgunluk döneminde yoğun bir şekilde dine yöneldiğini görmekteyiz. Çarlık Rusya’sındaki haksızlıklar, içtimaî dengesizlikler ve ahlâkî yozlaşmalar kendini derinden üzdüğünden, hayatın mânâsına ve daha iyi bir sosyal nizamın nasıl olabileceğine dâir ciddi bir arayışa girdi. Bu sorgulamalarda kişinin tamamen ilâhî adaletten yana tavır geliştirmesi, dahası haksızlıklara karşı çıkmayı mesuliyet bilmesi gerektiği neticesine ulaştı. Tolstoy bundan sonra içtimâî değişmelerden önce ahlâkî gelişmenin olması gerektiğini savundu. “Birbirimize doğru değil, bizi Yaratan’a doğru gitmeliyiz hepimiz. Yaratan’a yaklaşmaya gelince de, bu ancak insanın kendi gayretiyle yapacağı hususi bir şeydir.” diyerek okurlarını ve dostlarını bu büyük mânevî ve ahlâkî yolculuğa ikna etmeye çalıştı. Ülkesinde devrim yapılmasını isteyenlerin gürültülerinin ayyuka çıktığı dönemlerde, Tolstoy sürekli olarak hep yüreklerde gerçekleşmesi gereken mânevî inkılâba vurgu yaptı. Fedakârlığı, gönüllülüğü, tüketimde eşitliği, sefahat bataklığından kurtulmayı ve inancının gerektirdiği uhuvvet anlayışını hüküm ferma kılmayı tavsiye etti. Yazdıklarını, mümkün mertebe hayatında da uygulamaya çalıştı. Öyle ki imkânı ölçüsünde gelirlerini hayırlara adadı; topraklarını köylüleriyle paylaştı; riyazet yaptı, tarlalarda bir ırgat gibi çalıştı ve yeri geldiğinde ayakkabılarını dahi kendi tamir etti.
“Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi büyük eserlerinden sonra, “Sanat Nedir” adlı kitabıyla felsefî anlayışını ‘sanat’ kavramı etrafında netleştirdi. Ona göre sanat eseri büyük hakikatin dellâlı olmalıydı. Sanatçı; zenginler ve entelektüeller için üreten bir kişi olamazdı. Onun nazarında gerçek sanat eseri, herkesin içindeki ortak doğruyu anlamalı ve herkes tarafından anlaşılabilmeliydi. Ona göre sanatçı; kardeşlik duygusuna, sadeliğe, sevgiye ve tertemiz bir dindarlığa meftun olan kişiydi. Evrensel kardeşlik idealini işlemek ise Tolstoy’a göre sanatçının en önemli ödeviydi. Belli bir sınıfın ruh hâlini anlatan, gerilime kilitlenen, basit cismanî duyguları anlatan kitaplar gerçek eser değillerdi onun nazarında. Bu noktada kendi “Harb ve Sulh” adlı eseri başta olmak üzere, Dante, Shakespeare, Zola, Baudelaire, Flaubert ve Hugo gibi isimler dâhil, nicelerinin yazdıklarının gerçek mânâda sanat eseri sayılamayacağını söyler. “Allah Hakikatı Görür” ve “Kafkas Mahpusu” adlı eserleri hâriç, kendi yazdıklarının da “hakiki sanat eseri” olmadığını hatırlatır. İyi bir esere en güzel örnek olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in “en güzel kıssa” diye nitelendirdiği Hz. Yusuf (as) kıssasını gösterir. Samimi olmayan, âlemşümûl düsturları merkezine almayan, halka ulaşamayan ve en önemlisi de ahlâkî mânâda sağlam olmayan sanatçıya karşı tavır alır. Ormanda görüp korktuğu bir kurdu anlatan çocuk ne kadar inandırıcı, heyecanlı ve saf ise, Tolstoy’a göre sanatçı da hakikati anlatırken o ölçüde heyecanlı, o ölçüde inandırıcı ve duru olmalıdır.
Tolstoy, “Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi dev eserlerini yazdıktan sonra ününün zirvesindeyken ciddi bir felsefî buhranın içine girmiş olmasına rağmen, ömrünün son demlerine doğru bunları aşarak yukarıda anlatılan hayat ve sanat anlayışına gelebilmişti. Ömrünün son yıllarını “İtiraflarım”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, “İnsan Ne İle Yaşar?” gibi daha ziyade iç yolculuklara dâir eserlere ayıran bu müstesna dimağ, ölümüne iki yıl kala İslâmiyet’e ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve “Abdullah El-Sühreverdi”nin Hindistan’da basılmış, “Hz. Muhammed’in (sas) Hadîsleri” adlı kitabını okumuştu. Bu hadîslerden kendince güzel bir derleme yapmış ve Posrednik Yayınevi’nde basılan eserlerinin arasına bunu da koydurmuştu. Ciddi bir roman okuru olan Rus halkının Tolstoy’a hissi bağlılığı dikkate alındığında, bu hadîs derlemesinin ülkede İslâm’a olan alâkayı artıracağı muhakkaktı. Durumu fark eden ve dine karşı keskin duran iktidarlar, bu çalışmayı toplu basımların arasından çıkarmış ve Tolstoy’un Müslüman olduğunu iddia eden her belgeyi gizlemeye dikkat etmiştir.
Hâl böyle olmasına rağmen, Tolstoy etrafındakileri açık bir şekilde İslâm’a davet etmişti. Nitekim, bilgi eksikliğinden dolayı “Hz. Muhammed’in Kur’ân’a Girmemiş Hadîsleri” diye hazırlanan ama “Hz. Muhammed” diye düzeltilip Türkçe’ye kazandırılan bu eserinde, kendisinin telkiniyle çocukları Müslüman olmuş bir Rus kadına, Yelena Vekilov’a, yazdığı mektupta şunları ifade ediyordu: “…Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da, benim için Muhammedilik, Hristiyanlıkla mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği, tek Allah’ı ve onun peygamberini kabul ederdi.” Buradaki “Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı” şeklindeki ifade, İslâm akidesi açısından doğru olmasa da, bunu, Tolstoy’un İslâm’ı el yordamıyla öğrenmesine verip, onun esas derdine dikkat etmek gerekir.
Beri tarafta, söz konusu eserin girişinden öğrendiğimiz kadarıyla, kendisi de sonradan Müslüman olan dinler tarihi uzmanı Valeriya Porohova, SSCB’nin yıkılmasından sonra, medyada Tolstoy’un Müslümanlığına dâir bilinmeyenleri açık açık tartışmıştı. Sovyet hükümetleri yıllar boyunca gizlemiş olsa da, Bayan Porohova’nın açıklamalarına göre Tolstoy, ömrünün sonunda Müslüman olmuş ve kendi vasiyeti üzerine İslâm kaidelerine göre defnedilmişti. Onun mezarının üzerinde Hristiyanlık sembolü olan haçın olmaması da Porohova’ya göre Tolstoy’un Müslümanlığının açık bir ispatıydı.
Tolstoy’un Müslüman olup olmamasının yanında, edebiyat tarihi açısından asıl ilginç olan, Tolstoy’un İslâm’ı ‘son din’ olarak kabul etmesinin sebebinin ne olduğu, dahası Efendimiz’in (sas) hangi yönünün onu cezbettiğiydi. Bayan Yelena Vekilov’a hitaben yazdığı ve daha önce 1978’de “Literaturniy Azerbaydjan” dergisinin 12. sayısında (sayfa 114) yayımlanan mektubunda Muhammediliğin doğru yol olduğunu söyledikten sonra özetle şunu ifade ediyordu: “Esasen Veda’nın, Buda’nın Konfüçyus’un Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın öğretilerinde ortak ve evrensel doğrular vardı. Ama bu öğretiler kurucularının ölümünden sonra câhillerin elinde bozulmaya uğradı. İnsanlar dinin gerçeklerini açalım derken özünden iyice uzaklaştılar. Tarihî açıdan zamanımıza en uzak olanlar, bu tahrife en fazla uğramış olanlardır. Bu açıdan öz itibariyle bir olmalarına rağmen Hinduizm Budizm’e göre, Budizm Musevilik’e göre, Musevilik Hristiyanlık’a göre daha fazla bir tahrife uğramıştır. Ama en son din olan İslâm, hem kitabına hem de ritüellerine bakıldığında, bozulmaya uğramadan günümüze gelmiş olması itibariyle, Kilise Hristiyanlığı’na karşı tartışılmaz bir üstünlük içindedir.”
Bütün bunları söyleyen Tolstoy yazdıklarıyla, hayatıyla asrın sembol isimlerinden biri oldu; ama acıdır ki, esas dikkat çekmesi gereken iç yolculukları, hem kendi ülkesindeki ideologları hem de son asrın materyalist mahfilleri tarafından gündemden uzak tutulmaya çalışıldı. Tolstoy’un ciddi acı ve emeklerle sürdürdüğü mânevî yolculuğu, “Hristiyan Anarşizmi” gibi onu tariften uzak, ucuz ve sathî kavramlara sıkıştırılmaya çalışıldı. Fakat o hayatıyla hem Rus toplumu, hem de kendisinden sonra yaşayanlar için, gerçeğe yaklaşma noktasında âdeta bir deniz feneri gibi hep parladı. Eserleriyle klâsiklerin tahtına oturdu; hayatı ve düşünceleriyle de dünyaya örnek oldu.

Kaynaklar
- Lev Tolstoy, Anna Karenina, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, Sekizinci Baskı.
- Tolstoy. İtiraflarım, Timaş Yayınları, Çeviren, İhsan Özdemir, İstanbul 2005.
- Tolstoy. Sanat Nedir, Çeviren Kabil Demirkıran, Şule Yayınları, İstanbul 2000.
- Tolstoy. Hz. Muhammed, Rusça’dan Azerice’ye Çeviren, Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev, Azerice’den Türkçe’ye Çeviren, Arif Aslan, Karakutu Yayınları, İstanbul, Kasım 2006.
- Tolstoy. Aile Mutluluğu, İnkılâp Yayınları, İstanbul.
- Tosltoy’dan Ruha Dokunan Düşünceler. Hazırlayan, Esra Uluç, Carpe Diem Yayınları, İstanbul, Ocak 2006.

h1

YILIN E-POSTASI SEÇİLDİ

Ocak 12, 2010

Mutsuz olduğunuzu düşünüyorsanız onlara bakın.

Gelirinizin düşük olduğunu düşünüyorsanız, o ne yapsın?

Fazla arkadaşınız olmadığını düşünüyorsanız…

Vazgeçmeyi düşündüğünüz an, bu insanı düşünün:

Yaşamda acı çektiğinizi düşünüyorsanız, bunun kadar acıya katlanıyor musunuz?

Ulaşım sisteminizden şikâyetçi iseniz, bunlar ne yapsın?

Bulunduğunuz toplum size adil davranmıyorsa, bu kişi ne yapsın?

Ne şekilde olursa olsun yaşamdan zevk alın.
Olaylar bazıları için kötüdür ama bizim için çok daha iyi

Yaşamınızda dikkatinizi çeken pek çok şey vardır fakat sadece birkaçı yüreğinize dokunur… bunları izleyin…

Bu e-postayı herkese gönderin:

Çalışmaktan sıkılıyor musunuz? Onlar değil!

Sebzeden hoşlanmıyor musunuz? Onlar açlıktan ölmek üzereler!

Ebeveyniniz size özen göstermekten yoruluyor mu? Onlar aldırmıyorlar!

Aynı oyunlardan sıkılıyor musunuz? Onların başka seçenekleri yok!

Birisi Nike yerine size Adidas hediye edebilir.. Onlar hep tek marka giyiyorlar!

Yatakta uyumak için minnettar oluyor mu? Onlar bir daha uyanamayacaklar!

Etrafınızdaki her şeyi gözleyin
ve bu geçici yaşamda
sahip olduğunuz her şey için
müteşekkir olun…

İhtiyaç duyduğumuzdan çok daha fazlasına sahip olduğumuzdan dolayı bahtiyar sayılırız.

Erkek ve kız kardeşlerimizin üçte ikisinin unutulduğu ve umursanmadığı bu ‘modern ve gelişmiş’ toplumun içinde sonsuz döngü içinde devam eden bu tüketime özendiren ahlaksızlık anlayışını beslememeye gayret edelim.

h1

PSİKOHAYAT DERGİSİ

Kasım 18, 2008

1007200811180205252613

Artık psikiyatriyle ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğiniz, yeniliklerden, önemli gelişmelerden haberdar olabileceğiniz bir dergi var. PSİKOHAYAT… Dergi iki ayda bir ücretsiz yayınlanacak.

İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı, ‘Koruyucu Ruh Sağlığı’ kapsamında önemli konulara değinen, sorunları tespit edip uygun çözümler öneren bir dergiye imza attı.

Dosya konusu ile önemli bir açılımı okurlarıyla paylaşan dergi, deneyimli gazeteci Füsun Saka’nın Genel Yayın Yönetmenliğinde okuyucuna merhaba dedi.

PSİKOHAYAT Dergisi, ruh sağlığı alanındaki yeni gelişmeleri okuyucu ile paylaşmanın önemli olduğunu ve inandığını ilk sayısında göstererek yeni konuları gündeme getirdi. Dergi dosya konusu olarak ‘DNA Profili ve Psikiyatrik Hastalıklar’ı ele aldı. Dünyadaki her bireyin DNA’sının tıpkı parmak izleri gibi farklı olduğundan haberiniz varmıydı?

Bu profili bir kere çıkartıyorsunuz ve değişmiyor. İleride belki de kimlik yerine DNA geçecek. DNA bir bakıma kimlik numarası gibi. Geçtiğimiz aylarda yapılan Amerikan Psikiyatri Kongresi psikiyatrik alandaki yeni gelişmelerin habercisi gibiydi. Kongreye katılan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dünyanın psikiyatri alanında en çok tartıştığı konunun, psikiyatri ve genetik ilişkisi olduğunu söyledi.

Kongrede ele alınan konular hakkında bilgi veren Tarhan; “Artık DNA’sına bakarak kişinin bir kişinin psikiyatrik sorununa hangi ilaç iyi gelir bu biliniyor ve yeni doğmuş birinin DNA’sını çıkardığınızda bu DNA 100 yıl saklanabiliyor. Sonuç olarak bir kişinin DNA’sında hangi enzimlerin iyi çalıştığına bakılarak, ona hangi ilaç zayıf etki yapıyor, hangisi olumlu etkiliyor bu kesin olarak öğrenilebiliyor.” dedi.

Öfke kontrolünün önemine dikkat çeken PSİKOHAYAT öfke sorgulanmayıp çözümlenmediği durumlarda kin duygusuna dönüştüğünü ve bunun ise kişide organ hasarlarına sebebiyet verdiğini bunun yenmenin yollarını n neler olabileceğini aktarıyor.

Önemli çeviri haberlere de yer veren dergi FDA’nın dirençli depresyonlarda kullanılan rTMS olarak bilinen Manyetik Uyarım Tedavisine verdiği onaya da yer ayırmış sayfalarında. Türkiye’nin yeni sendromu olan Kaliforniya Sendromu’nun üç belirtisi olan zevke düşkünlük, benmerkezcilik ve yalnızlığa yer verilmiş.

Edebi üslubu ile dikkat çeken ‘Takıntılar’, ‘Korkular’ ve ‘Depresyon’ kitaplarının yazarı olan Dr. Oğuz Tan dergide ‘Aşk ve Kadın’ üst başlığı ile yazılar yazıyor. Seven, bağlanan ama hayal kırıklığına uğrayan kadınları anlattığı ilk yazısında yine dikkat çekiyor ve kadınların ilişkilerine verdiği önemi farklı bir lezzetle anlatıyor.

Derginin önemli yazılarının birisi de ‘Beyni kavuran aşk yakın takipte’ haberi. Aşk beyin biyolojisi ile açıklanabilir mi sorusuna cevap arayan yazıda, aşkın mani, demans ve obsesyon karışımı, mental hastalık benzeri bir durum olup olmadığı tartışılıyor. Dr. Lucy Brown ve Dr. Helen Fisher’in ilk aşk acısı yaşayan 17 kolej öğrencisinden alınan 2.500 beyin görüntüsünün analizlerine yer veriyor ve önemli açılımlarda bulunuyor.

Ergenlerde yaşanan kuşak çatışmaları, Türk kadınının en büyük cinsel sorunu olan vajinismus, çocuklarda korkular ve yaygın anksiyete bozukluğu, psikolojik destekli diyet, çocukluk çağında geçirilen depresyon, saç koparma hastalığı trikotillomani, okulda duygu durum bozukluğu, kaygılı çocukların sınav kaysısını nasıl yenecekleri, kıskananların neden kıskandıkları, televizyon ve uyku, hayatı cinnetle deha arasında mekik dokumakla geçen Neyzen Tevfik’in bilinmeyen yanları, yaşlılardaki unutkanlığın nedenleri, geliştiricilerin ve liderlerin çoğunun neden hiperaktif oldukları, üniversite mevsiminde yaşananlar, kötü anılara verilen travmatik tepkilerin nasıl azaltılacağı, dokümanter bir film olan Canvas gibi yazılara yer verilen PSİKOHAYAT Dergisinde birde duygusal zeka testine yer verildi.

Prof. Zihni Sinir dergi için Sus Aerorolü procesi ve Şırınga fıskıyeli havuz procesinin yer aldığı derginin başka bir orjinalliği de psiko-bulmaca’sının olması.

NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesinde psikiyatri hastalarının resim yaparak nasıl rahatladıklarına da yer verilen dergide ‘Sosyal Fobi’ kitabıyla tanınan Uzman psikolog Yıldız Burkovik ile çarpıcı bir söyleşi gerçekleştirildi. Klinik tecrübelerinde eşlerini aldatan erkeklerin genellikle panik atağa maruz kaldıklarını tespit ettiklerini söyleyen Burkovik önemli açıklamalarda bulunuyor.

Ünlü vahşi hayvan fotoğrafçısı Süha Derbent ile yapılan röportajda da Derbent, neden genellikle tehlikeli vahşi hayvanların fotoğraflarını çektiğini anlatıyor. Tehlikeli hayvanlarla açık alanda yapılan çekimlerin zorluklarının anlatıldığı bu söyleşide sanatçının orijinal fotoğraflarına da yer verildi.

PSİKOHAYAT Dergisinin ilk sayısına; Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Dr. Oğuz Tan, Psk. Orhan Gümüşel, Psk. Çiğdem Demirsoy, Psk. Hande Sinirlioğlu Ertaş, psk. Zehra Erol, Psk. Aynur Sayım, Dr. Gökben Hızlı Sayar, Psk. Yıldız Burkovik, Dr. Ahmet Çevikaslan, Psk. Kamil Ertekin, Dr. Funda Güdücü Sağır, Fatih Uğurlu, Ayda Çayır, Funda Şahan, Süha Derbent, Uğur İlyas Canbolat, Dr. Fuat Ulus, Berivan Çavdarcı, Prof. Zihni Sinir katkıda bulundu.

Tasarımlarını Özgür Çetin’in yaptığı dergi ilk sayısında göz dolduruyor. Dergi, okullara, kamu kurum ve kuruluşlarına, danışmanlık bürolarına, kreşlere gönderiliyor. Okuyucularına ulaşmanının mutluluğunu yaşayan PSİKOHAYAT Dergisi, iki ayda bir ücretsiz çıkacak

h1

Çağın moda hastalığı panik atak

Kasım 17, 2008

259652

Çağın moda hastalığı panik atak

Korku nöbetlerine neden olan çağın moda hastalığı panik atağın tedavisi mümkün.

Daha çok kış mevsiminde ortaya çıkan hastalıktan korkmaya gerek yok.Çünkü hastalığın tedavisi mümkün yeter ki teşhis edilsin.

Panikatak insanın hayatını dramatik olarak değiştiriyor. Aniden başlıyor, zaman zaman tekrarlıyor ve insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetlerine yolaçıyor.

Hasta kontrolünü kaybettiği, ölmek ya da aklını kaçırmak üzere olduğunu hissediyor. Hatta birçok hasta “Hayatım buraya kadarmış” duygusunu sıklıkla yaşıyor.

Her 4 kişiden birinde görülen hastalık daha çok kadınları tehdit ediyor.

Sıkıntılı, telaşlı, mükemmeliyetçi, aceleci, düşünce ve duygularını bastıran, aşırı hırslı insanların panik atağa yakalanma riski oldukça yüksek.

Klinik psilokoğu Dr. Aylin İlden Koçkar, “Stresli insan huzursuz, mutsuz bir insandır. Etrafıyla didişen insandır. Aslında belki çok iyi bir insandır ama yükü çok fazladır. Onun kafasındaki yük çok fazladır.” dedi.

Psikoterapi ve ilaç tedavisinin birlikte uygulanması sonucu, tedavideki başarı oranı yüzde 90′lara kadar ulaşıyor. Tedavi sürecinde ve sonrasında sosyal faaliyetlere katılmak, spor yapmak veya müzikle uğraşmak önemli bir unsur.

Panik atak hastaları doğru nefes alıp vermeye de dikkat etmeli. Çünkü yetersiz nefes kalp çarpıntısına ve dolayısıyla insanda panik oluyorum gibi bir endişeye yolaçıyor.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.