‘PAYLAŞIM/KİTAP TANITIMI’ Kategorisi için Arşiv

h1

KİTAP TANITIMLARI 2

Kasım 14, 2010

İNSAN NE İLE YAŞAR/

Simon adındaki bir ayakkabıcı ailesiyle küçük bir kulübede yaşıyor ve geçimlerini zanaatıyla sağlıyordu. Kendisine ait ne bir evi ne de bir arazisi vardı. Yaptığı işten çok para kazanamıyordu. Oysa geçinmek zordu. Bütün kazancı ailesin yemesine içmesine gidiyordu.
Simon iki yıldır, yeni bir palto almak için koyun derisi satın almak istiyordu. Karısının para kutusunda 3 rublelilik bir banknot duruyordu. Köydeki müşterilerinin de Simon’a beş ruble yirmi kopek borcu vardı.
Simon bir sabah köye gitmeye karar verdi. Simon sıkı bir şekilde giyindikten sonra yola koyuldu. “Bu gün alacağım olan beş rubleyi toplarım” diye düşünüyordu. Köye gelince birisinin kulübesine uğradı. Köylünün parası olmadığı için gelecek hafta verebileceğini söyledi. Simon başka bir köylüye gitti. Onun da hiç parası yoktu. Sadece 20 ruble verebileceğini söyledi. Simon koyun derilerini veresiye almak istedi ancak satıcı kendisine güvenmedi. Simon’un morali bozulmuş elindeki parayla da votka almıştı. Simon eve gitmek için yola koyuldu.
Simon artık neredeyse dönemeçteki türbeye varmıştı. Simon türbeye baktığında bir beyazlık gördü. Simon beyazlığa yaklaşınca, beyazlığın bir adam olduğunu anladı. Önce çekindi sonra kendisine acıdı. Adam çıplaktı. Buz gibi havada neredeyse donup kalacaktı. Simon adamı giydirdi. Sonra da alıp evine götürdü. Eve varınca Simon içki koktuğundan karısı yanlış anlayıp bütün parayı içkiye harcadığını düşündü. Eşi Simon’a çok kızdı. Yanındaki adamı görünce siniri ikiye katlandı. Adama kızıp dışarı atmak istedi. Ama sonra kendisine acıyıp yemek verdi. Konuşmayan, ses çıkarmayan adam ilk kez kadına gülümsedi. Adamın gidecek yeri olmadığından o evde kaldı. Simon ona kim olduğunu sordu. O da adının Micahel olduğunu ve onu Allah’ın cezalandırdığını söyledi.
Artık iyice alışmıştı. Simon kendisine bir iş verebileceğini söyledi. Micahel hiçbir iş bilmediğini söyledi. Simon onu eğitti. Ona ayakkabının nasıl dikildiğini anlattı. O da her şeyi çok çabuk kavrıyordu. Artık Micahel bir usta haline gelmişti.
Bir gün yanlarına cüsseli biri gelip onlara bir deri verip bir yıl boyunca giyebileceği bir çizme yapmasını istedi. Adam karşılığında 10 ruble vereceğini söylüyordu. İyi bir iş olduğu için hemen işi aldılar. Adam gittikten sonra Micahel hemen işe koyuldu. Deriyi kesip bir şekil verdi. Ancak en son ortaya bir terlik çıkmıştı. Simon ona çok kızdı. Tam mahvoldum derken kapı açıldı. Bir adam girdi. Adam; “Efendim öldü, hanımım da çabuk cenaze için bir terlik yapsın dedi” dedi adam. Micahel ikinci kez gülümsedi.
Yıllar birbirini kovaladı. Micahel’ın altıncı yılı dolmuştu. Bir gün kulübeye bir kadın geldi. Yanında iki kız vardı, biri topaldı. Kadın iki küçük kıza deri ayakkabı dikmesini istedi. Simon işi kabul etti. Simon merakından kızın niçin topal olduğunu sordu. Kadın anlattı. “Bacağını annesi ezdi. Annesi onu doğururken öldüğü için küçük kızın üzerine yığılmıştı” dedi. Micahel üçüncü kez gülümsedi. Simon niçin sade üç kez gülümsediğini sordu. O da “üç kez gülümsedim. Çünkü Allah üç hakikati öğrenmem için yollamıştı. Ben de bu üç şeyi öğrendim. İlkini karınız bana acıdığında öğrendim. İkincisi zengin adama gülümsedim. Şimdi de üçüncü kez güldüm. Çünkü üç hakikati öğrendim. Ben Cennette bir melektim. Allah beni cezalandırdı. Allah benden gidip bir kadının canını almamı istedi. Yeryüzüne indim yalnız başına yatan bir kadın gördüm. Kadın beni görünce canını alacağımı anladı. “Lütfen canımı alma yetim kalacak çocuklarıma bakacak kimsem yok” dedi. Kadına acıyıp canını amadan Allah’ın huzuruna çıktım. Allah’a durumu anlattım. Yüce Allah bana; “git kadının canını al ve şu üç hakikati öğren” dedi. İnsan içinde ne barındırır? İnsana verilmeyen nedir? İnsan ne ile yaşar? Sonra ben tekrar yeryüzüne indirildim ve daha sonra sizi gördüm.
Daha sonra çatı açıldı ve nurdan bir sütun semaya doğru yükseldi.

ÜÇ SORU

Bir zamanlar kralın biri şayet bir işe doğru zamanda başlamayı bilirse, kimin sözüne kulak verip kimden uzak duracağını bilirse ve de hepsinin önemlisi, her zaman yapması gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilirse, giriştiği hiçbir işte başarısızlığa uğramayacağını düşündü.
Bunların hepsinin ne olduğunu öğretecek kişiye büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bunun üzerine alimler kralın huzuruna geldiler. Ama hepsi farklı şeyler söyledikleri için hiçbiri bu ödülü kazanamadı.
Bunun üzerine kral bunları ormanda yaşayan bilge kişiye sormak istedi. Kral, kılık kıyafet değiştirdikten sonra Ormana doğru gitti. Ormana vardığında bilgeyi evinin önünde çalışırken gördü. Ona 3 sorusunu sordu ve cevaplamasını istedi. Bilge konuşmadı. Kral bilgeye yardım etti, akşama kadar çalıştı. Ondan sonra sorularını bir daha tekrar etti. Bilge adam gene konuşmadı.
Aniden koşarak gelen bir adam göründü. Adam karnından yaralanmıştı. Kral yarayı sarmaya çalıştı ancak kan bir türlü durmuyordu. Kral sonunda kanı durdurmayı başardı. Sabah olmuştu artık. Kral bilgeye bir daha sordu. Bilge “siz cevapları zaten aldınız. En önemli an o tarlaları kazdığınız andı. En önemli kişi ise bendim ve en önemli uğraşınız da bana iyilik etmekti.

İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM

Bir abla taşrada yaşayan kız kardeşini ziyarete geldi. Abla bir tüccarla evliydi ve şehirde yaşıyordu, kız kardeş ise köyde oturuyordu ve bir köylüyle evliydi. Abla ne kadar güzel bir yaşam yaşadıklarını, ne kadar güzel şeyler yaptığını överken küçük kız kardeş ablasının anlattıklarına içerlemiş ve o tüccarların hayatını kötülemeye ve köylülerin hayat tarzını övmeye başladı.
Evin reisi Pahom, ocağın kenarına uzanmış bu ikisinin konuşmalarını dinliyordu. “Tamamen doğru” diye düşündü. “Bizim tek derdimiz yeterli toprağımızın olmamayışıdır. Şayet çok toprağım olsaydı ne şeytandan çekinirdim ne de bir şeyden.
Köyün yakınlarında küçük toprak sahibi bir hanım yaşıyordu. Kendisine ait yüz yirmi hektar kadar bir arazisi vardı. Hanımın arazilerini satacağını duyurdu. Pahom da sekiz on hektar kadar bir yer satın almak istedi. Pahom ve karısı araziyi nasıl satın alabileceğini düşünmeye başladılar. Pahom biraz borca girerekten araziyi satın aldı. Pahom ödünç tohum alarak arazisini ekti. Araziden iyi mahsul elde etti.
Pahom çok mutluydu ancak bu mutluluk çok fazla sürmedi. Sonunda köylülerle anlaşamadı. Bir gün Pahom evde otururken o köyden geçmekte olan bir köylü çıka geldi. Adam köyünden bazı insanların Volga nehrinin ötesine yerleştiklerini ve kendilerine erkek başına on hektar arazi verildiğini anlattı. Pahom oraya gidip gördükten sonra oraya yerleşmeye karar verdi. Pahom orada çok iyi geçiniyordu. Pahom para biriktirmeye başlamıştı.
Günler böyle devam ederken Pahom’un çiftliğine bir tüccar çıkageldi. Tüccar uzaklardan geldiğini ve orada bir rubleye tam beş bin iki yüz hektar arazi satın aldığını söyledi.
Pahom tüccarın dediklerini yaparak oraya gitti. Onlarla tanıştı, onlara hediyeler verdi. Sonra da Pahom onlardan arazi istedi. Onların reisi geldi ve anlaşmaya varıldı. Reis arazinin günlüğüne bin ruble istediğini söyledi. Reis “Toprağı gün hesabıyla satıyoruz. Bir günde çevresinde dolaşabildiğiniz kadar toprak sizindir. Pahom anlaşmaya vardıktan sonra yattı. Rüyasında bir adam gördü sonra da o adamın şeytanın ta kendisi olduğunu anladı. Önünde bir adamın olduğunu bu adamın da ta kendisi olduğunu anladı. Sabah oldu. Simon hemen işe koyuldu. Bir tepeye çıkıp etrafa baktı, ondan sonra inip ölçmeye hazırlandı. İşaret belirtildi ve Simon başladı. Önce çok büyük parça aldı. Aldıkça alıyordu. Ancak artık gücü kalmamıştı içindeki hırs onu bitirmiş. Tam bitti derken yere attı ve öldü. Onlar da bir mezar kazdılar; Yani Pahom’a 180 cm uzunluğundaki topak yetmişti.

ALLAH GERÇEĞİ BİLİR AMA BEKLER

Vlademir kasabasında Ivan Dmitrich Aksyonof adlı genç bir tüccar yaşıyordu. Kendisine ait iki dükkanı, bir de evi vardı.
Aksyonof, yakışıklı bir adamdı, ama arada sırada içki içiyordu.
Aksyonof Nizhny fuarına gidecekti. Karısı ona “bugün yola çıkma; senin hakkında kötü bir rüya gördüm. Rüyamda kasabadan döndüğünü gördüm. Saçların iyice kıra dönmüştü” dedi.
Aksyonof aldırış etmeden yola çıktı. Yolun yarısına geldiğinde tanıdık bir tüccarla karşılaştı. Birlikte bir handa kaldılar. Biraz çay içtikten sonra bitişik odalarda yattılar. Aksyonof sabahleyin erkenden kalkıp yola koyuldu. Yirmi beş mil kadar gittikten sonra bir handa konakladı. Gitarını çıkarıp çalmaya başladı. Derken üç polis içeri girdi. Ona sorular sormaya başladılar. Aksyonof soruları eksiksiz cevapladı. Aksyonof ona bu soruların niçin sorulduğunu sordu. Polis memuru şöyle dedi; “Sizi sorguya çekişimin sebebi dün akşamı birlikte geçirdiğiniz tüccarın boğazı kesik bir şekilde ölü bulunmasıdır.
Polis şefi Aksyonof’un eşyalarını aradı. Çantasından kanlı bir bıçak çıkarıldı. Aksyonof artık suçlu olarak görünüyordu. Polisler Aksyonof’u hapishaneye götürdüler. Aylar geçti Aksyonof suçsuzluğunu bir türlü ispat edemedi. Karısı yanına geldi. Hal hatır sorduktan sonra rüyasını anlatıp boşuna olmadığını söyledi.
Aksyonof kırbaç ve maden ocaklarında çalışma cezalarına çarptırıldı. Ondan sonra da Sibirya’ya sürgün edildi. Burada tam yirmi altı yıl boyunca mahkum olarak yaşadı. Saçları kar gibi beyaz oldu. Yirmi altı yıl boyunca evinden kendisine hiçbir haber ulaşmamıştı.
Bir gün hapishaneye yeni bir mahkum grubu gelmişti. Onlar teker teker suçlarını anlatıyorlardı. İçlerinden bir tanesi Vladimirliydi. Adam Aksyonof’un ailesini tanıdığını söyledi.
Bir gece hapiste gezinirken bir toprak parçası gördü. Aniden akar Semyonitch yatağın altından çıkıp Aksyonof’u yakaladı. Orada bir tünel kazdıklarını ve kaçacaklarını söyledi, üstüne bu kimseye söylememesini söyledi.
Bir gün hapishanede arama oldu ve tünel bulundu. Ancak kimin yaptığını bilmiyorlardı. Kimse bir şey söylemediği için çıkıp gittiler.
O gece Aksyonof yatağında yatarken Makar geldi. Makar tüccarı öldürdüğünü itiraf eti. Makar suçunu polislere itiraf etti. Ama çıkış emri geldiğinde Aksyonof son nefesini vermişti.

TEK BİR KIVILCIM TÜM EVİ KÜL EDER

Bir zamanlar köyün birinde Ivan Stcherbakof adında bir köylü yaşıyordu. Hali vakti yerindeydi. Üç oğlunun üçünün de elinden iş geliyordu. En büyük oğlu evliydi. Ivan sahip olabileceği her şeye sahipti. Hayat onun için oldukça rahat sürebilirdi; eğer ki Gordey Ivanof’un oğlu ve kapı komşuları olan Aksak Gabriel’le aralarında bir düşmanlık baş göstermemiş olsaydı.
Babalarının döneminde her şey mükemmeldi. Ailelerin başına oğullar geçince her şey değişti.
Bir gün ufacık bir şey yüzünden kavga başladı. Her iki tarafta birbirine hakaret ediyordu. Üstüne bir de birbirlerine iftira atıyorlardı. Kavga büyüdü, iki aile birbirine girdi. Köylüler zar zor onları ayırdılar.
Gabriel sakalından kopan kılları bir kağıda sararak mahkemeye götürdü. Gabriel Ivan’ı dava etti. Bundan sonra iki aile arasındaki düşmanlık git gide büyüdü.
Ivan’ın babası yattığı yerden onları barıştırmaya ikna etmeye çalışıyordu. Ivan onu dinlemedi bile.
Altı yıl boyunca birbirlerini dava edi0p durdular. Kah o para cezasına çarptırılıyordu kah diğeri. Bir gün Gabriel’i ot çalmakla suçlayan Ivan’ın eşine Gabriel öyle bir vurdu ki kadın bir hafta kalkamadı. Üstelik kadın o günlerde hamileydi. Ivan çok sevindi. Gabriel’í hemen dava etti. Gabriel sopa cezasına çarptırıldı. Mahkeme çıkışı Gabriel “Dikkat et senin başka bir yerin yanmasın” dedi.
Bir gece Gabriel Ivan’ın evini ateşe verdi. Ivan Gabriel’i gördü. Ancak durup ateşi söndüreceğine Gabriel’i kovaladı. Gabriel ortalıktan kayboldu. Aniden gelip Ivan’a sopayla vurdu. Ivan afallayarak bayıldı. Sabah kendine gelince evinin kül olduğunu gördü. Ivan durduğu yerde ağlamaya başladı. “Sadece üzerine basacaktım” deyip durdu. O yangın köyün yarısını yaktı. Bu arada Gabriel’in evi de yandı. Ivan’ın yaşlı babası sağ olarak kurtulmuştu. Ancak Papaz’ın evinde ölmek üzereydi. Ivan yaşlı babasının yanına gitmişti. Başından beri barışmalarını söyleyen babası gene barıştırmaya çalıştı. Ivan’ın aklı başına gelmişti. Babası son nefesini verirken bile barışmalarını söylemiş kendisine iyi bir komşu olmalarını söylemişti. Ivan babasını toprağa verdikten sonra, Gabriel’le barıştı. Kendilerine yeni bir ev inşa ettikten sonra barıştılar ve aynı evde kaldılar. Ondan sonra tıpkı eskisi gibi komşu olup mutlu bir şekilde yaşadılar.

SAATÇİ MUSA/ MUSA ÇAĞIL

Asım Öz, Beyan Yayınları

“Saatçi Musa olarak bilinen Musa Çağıl’la çocukluk ve gençlik anılarından tanıdığı siyasi simalara, Malatya ekolünden yazarlara değin pek çok durumu, dönemi ve kişileri konuştuk.Çalkantılar içinde geçen yakın tarihimizdeki bir çok olaya birinci elden tanık olan bir isim Musa Çağıl… Musa Çağıl’ın içtenlikle dile getirdiği bu anılar/düşünceler yumağı, hem bir macera romanı kadar ilgi çekici, hem de yakın tarihimize ilişkin yapısal sorunlara önemli bir yaklaşım sağlıyor..

CENNETE OTOSTOP / Hidayet Öyküleri..

Adem Özköse, Pınar yayınları

Büyük bir zevkle okuyacağınız bu kitapta; birbirinden farklı hayat hikayelerine sahip olan bu insanların arayış öyküleriyle tanışacaksınız…

BAHATTİN YILDIZ/ ”ÜMMETİN YÜREĞİ”

Özgün Yayıncılık

‎”abi eskilerden dünyada bir Fidel Kastro kaldı bir de sen’ demişti de sen de gülümsemiştin. S. 161

‘ Türkiyeli Müslümanlar Bahattin Yıldız gibi bir adamları olduğu için ne kadar övünseler azdır’  Kari Habibullah

Yetimhane Projesi için gittiği Afganistan semalarında düşen uçakta şehadet şerbetini içen, hayatını şahid kılmış Bahattin Yıldız   hakkında şehadet günü olan 17 Mayıs 2010 tarihinden bugüne çeşitli basın yayın organlarında yazılmış yazıları bulacağınız bu kitapta ‘Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz’  hakikatinin sırrına vakıf olacaksınız

h1

KİTAP TANITIMLARI

Şubat 6, 2007

AMAK- HAYAL
Filibeli ahmed Hilmi -kaknüs yayınları-

Evet azizim! Ben hayallerin arkasına gizlenmiş olan hayaletleri arıyorum. Ne yazık ki bulamıyorum.Tam olarak “bulamıyorum” demek de yanlış.Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum.İlmi gerçeklere kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur.Yalnız, bir hakikatin varlığı, diğer hakikatin varlığına engel olmaz.Bazı vicdanlar, başlangıç ile sonu birbirinden ayıran bir çizginin önünde durup orada kalamaz.Yarı derviş yarı deli ama her gördüğümü hikmet gözüyle gören bir düşbazın düşleri sizi çağırıyor:Hayat sekr halinde görülen bir düş değil midir? Kim bilir?

MİRDAD kundaktaki ermiş
Mihail nuayme- kaknüs yayınları -

Sevgi hayatın özü, nefret ise ölümün irinidir:Bilin ki sevginin özü, damarlarda hür olarak akmadıkça yaşayamaz.bu açıdan kana çok benzer.Ne zaman kanın aktığı damarlardan birini bastırırsanız, o damarı kaçınılmaz bir tehlike ve öldürücü bir hastalıkla karşı karşıya bırakırsınız.Nefret de hem nefret eden hem de edilen için, ölümcül bir zehir haline dönüşmüş, bastırılmış bir sevgiden başka bir şey değildir.Eğer hayat ağacınızdaki sarı bir yaprağı sevginizin memesinden kesmeseydiniz, o yaprak asla sararmayacaktı.Öyleyse sararmış yaprağı sakın ola kınamayanız.Eğer solan bir dala sevgi gıdanızı çok görmeseydiniz, o dal asla solmayacaktı.Öyleyse solan dalı da kınayamayınız.Eğer çürümüş meyveyi nefretinizin irininden emzirmeseydiniz, o meyve asla kokmayacaktı.Öyleyse meyveyi de kınamaya hakkınız yok

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
Tolstoy -kaknüs yayınları -

“senin, ümitsizlik batağına saplanman neden kaynaklanıyor biliyor musun.Çünkü sen kendin için, mutluluğun için yaşamak istiyorsun,-bu dünyada ne için yaşanır ki?-Allah için yaşamak lazımdır martin.Madem ki O sana hayat verdi, seninde hayatını O’na vermen O’nun için yaşaman gerekir.eğer böyle yaparsan dertlerden kurtulur, sıkıntı çekmezsin herşey senin için kolaylaşır.”

ATEŞİ KIVILCIMKEN SÖNDÜRMELİ
Tolstoy- şule yayınları -

“kötüyü değil , kötülüğü yok etmeli.İyi insanlar ancak böyle çoğalır.Tutuşturan elle değil kıvılcımla müdahale etmeli.iyilik istiyorsak eğer dünyada, ateşi kıvılcımken söndürmeli”

BİZ HANGİ DÜNYADA YAŞIYORUZ?
Abdulkerim Suruş – Bilge Adam Yayınları

“Öyle insanlar tanırız ki dünyaları yaşadıkları mahallenin
sınırlarını aşamaz.
Her birimiz kendimiz için kurup düzenlediğimiz bir dünyada
yaşıyoruz.herkes de kendisi için kurup çattığı ve içinde yaşadığı dünyanın
niteliğine göre diğerinden farklı,başka bir insandır.insanlar arasındaki
farklılıklar,görüş ayrılıkları yaşadıkları dünyaların
farklılıklarındandır.belki insanların sayınsınca evren vardır.”

İNSANIN DÖRT ZİNDANI
Ali Şeriati

Yazar kitabında insanın dört zorlayıcının etkisinde olduğu ve bu gücün etkisinden özünü kurtarınca özde insan olabileceğini iddia etmektedir. Beşer ve insan arasındaki farka değinen yazar, beşer dendiğinde kastedilen varlıkların gelişim süreci sonunda yeryüzüne gelmiş bulunan, bügün de yaşamakta olan ve bu türden üç milyar bireyin şimdi de yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlık anlaşıldığını; ”İnsan” dendiğinde ise olağan dışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır. Ona göre beşerin amacı, ülküsü insan olmaktır. İnsan olmak,erişildiğinde bir “imek”durumuna varıldığını gösteren durağan bir aşama değildir. İnsan sürekli “olmak” sürecindedir. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” bu ayette insanlık felsefesinin özü vardır. “İleyhi raciun” yani insan Tanrıya yönelir. Buradaki “ileyhi” kelimesi, üzerinde durduğumuz konuyu belirlemektedir. İnsanın üç özelliğine işaret eden yazar, bunların bilinçli olmak, seçme yeteneği bulunmak ve yaratıcılık olduğunu söyler. İnsanın bütün diğer özellikleri bu üç ana özellikten kaynaklanır. Bu üç özellik tanrısal sıfat ile ilgilidir. Tanrı, zatının bilincine sahip, irade sahibi kurucu, yaratıcıdır. Şu halde söz konusu olan üç özelliğe sahip insan da bu açıdan tanrısal özellikleri andırmaktadır. Yani insan bütün doğadan farklı olan o varlıktır ki tanrının yüce sıfatlarını kendi varlığında ekip yetiştirebilir. Böylece gelişme ve olgunlaşma yoluna girmiş olur. İnsanın önce ihtiyacı gereksinimi vardır. Sonra bolluğa erişir refaha erer. Sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkar ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizme ve hippilik akımı bugün böyledir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın tasavvufa düşmeleri, hint ve çin soylularının mistik bir Nirvana anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile durak ile sonuçlanır. Duruşta anlamsızlık ve boşluk bunalıma iletir.Yazar, insanın ”Aşk”a ihtiyacı olduğu düşüncesindedir. Bu konuda şunları söyler: Aşk beni kendi yaşayışımın üzerlerine kurulmuş olduğu çıkarları ve yararları, bütün çıkarlarımı feda etmeye yönelten, hatta yaşamımı ve kendi”imek”imi, başkalarının “imek” i ,benim aşık olduğum ülkü uğruna feda etmeye çağıran ve benim olumlu cevaplandırdığım güçtür. Bir ülkünün veya başkalarının yaşaması, bir ükünün gerçekleşmesi için kendine ölümü seçiş. Sözlerimin özü: O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; doğa, tarih ve toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’nın dediği gibi “Biz insanlar ,insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız.

İNSAN VE İNSAN ÖTESİ
Ahmet Arvasi , Burak yayınları

insan idraki izafiliğe, sınırlılığa, faniliğe,çokluğa ve esarete isyan etmektedir.Aksine mutlaklığa, sonsuzluğa, ebediliğe,birliğe ve hürriyete, inkarı kaabil olmayan bir özlem duymaktadır.İnsanın fikir, sanat, din ve ahlak tarihini inceleyiniz hep bu macerayı göreceksiniz.Kısacası varlığımızda, duyularımıza isyan eden bir prensib vardır.Bu “tabiattan kopma” şeklinde yorumlamak insanın tabiatını inkar olur.Ben, bütün bu parçacıkları aşan ve fakat toplayan bir prensibin adıdır.Ben, varlığımda boğuşup duran parçacıkların kemmiyetini koastan kurtaran bir keyfiyet prensibi gibi gözükmektedir.Düzen kaos ifade eden çokluğu kendi etrafında toplayan bir prensibe muhtaçtır.Bir yerde düzen, organizasyon varsa orada birbiri ile çarpışan “çokluk” ile “birlik” presipleri var demektir.Kaos birliğini kaybetmiş çokluktur.Aksi halde varlık,kör tesadüflerin üst üste yıkılıp devrildiği parçacıkların kaotik mahşeri halinde etüd edilmelidir.Ölmek, bir prensip ve keyfiyet etrafında kümelenen parçacıkların organizasyonun parçalanması veya çözülmesidir.Biz kendi varlığımızda bir yabancıyı, bu bizim yavrumuz bile olsa, uzun süre taşımak istemeyiz.Birliğimi zedeleyen organizasyonlar bana ıstırap verir.Varlığımdaki birlik prensibine teslim olan parçacıklar beni beslerKeyfiyetin yolu tıkanınca kemiyet şımarır.Ancak düzensizlikten, anarjiden, anlamsızlıktan insan idraki zamanla irkilerek acı ve korku duyacaktır.Duyumlar zamanla manalacak, düzene girecek anarjiden disipline yavaş yavaş ve kendiliğinden geçilecektir

KURAN VE İNSAN İnsanın “Kim”liğine Dair Bir sorgulama
Mehmet yaşar soyalan Araştırma yayınları

İnsanoğlu çamurdan inşa edilip “ruhun üflenmesi”yle hayat buldu.İsimlerin verilmesiyle yeryüzüne bir “sorumlu” olarak gönderildi.Ona, ruhun üflenmesi, yani isimlerin ve kelimelerin verilmiş olması onun “çamurdan inşa edilmiş olması özelliğini ortadan kaldırmadı.Çamurdan inşa edilmiş olmanın bir tezahürü olan, “ebedi yaşama” ve “mutlak egemenlik” tutkusu “kan akıtma”yı ve “fitne çıkarma”yı insanoğlunun bir yaşam biçimi haline dönüştürdü.ilk günden bu yana insanoğlunun yeryüzü serüveni bu minval üzerine devam ediyor.Akıcı bir dille yazılan bu kitap insanın “kim”liğine dair bir çerçeve oluşturuyor ve insanı düşünmemize imkan tanıyor. okurken kendimizden toplumdan hayattan örnekler bulabileceğimiz insana kuran penceresinden bakabilme olanağına kavuşabileceğimiz bir kitap.

TAŞLARI YEMEK YASAK
İsmet özel şule yayınları“

Modern yaşama biçimi küfr ile iman arasına çizgi çekmeyi bilen hiçbir Müslümanı yozlaştıramaz.yozlaşanlar modern yaşama biçimiyle karşılaşmadan önce de böyle bir çizgiyi hayatlarında önemli saymamışlardır.Aklımızın başında olması insanın nihai iyinin, nihai doğrunun ne olduğu hususunda yeterli bilgilere sahip olmasıyla mümkündür.” İslami düşünce tarzının ender örneklerinden biri olan bu kitap bize kendi kaynaklarımızla düşünmemiz gerektiğini ve bunun örneklerini sunuyor.

MEKKEYE GİDEN YOL
MUHAMMED ESED-İNSAN YAYINLARI-

Leopelde Weiss Avrupa’da Maxim Gorki’nin eşi Bayan Gorki ile görüşme fırsatını ele geçirip gazetecilik mesleğine atıldığı ve Ortadoğu’ya gazeteci olarak gönderildiği zaman bundan sonraki hayatını İslam dünyasında ve Müslümanlar arasında geçireceğini hayal bile etmemişti.Ama kısa zamanda müslümanların yaşayış tarzı, batılılardan çok farklı kültürleri ve dünya görüşleri onu bu dünyayı daha yakından tanımaya zorladı.At ve deve sırtında Mısır’dan Afganistana Yemenden sovyetlere kadar uzanan uçsuz bucaksız coğrafyayı 30 sene boyunca gezdi.Libya bağımsızlık mücadelesine katılan ve Pakistanın Birleşmiş Mİlletlerdeki delegesi görevine getirilen Yahudi asıllı Avusturyalı gazeteci ve yazar Muhammed Esed, batılı dostlarının ısrarı üzerine bütün hayatının dolduran bu eşsiz macereyı yazmak için BM.deki görevinden istifa etti ve dünyanın belli başlı dillerine çevrilen bu kitabı yazdı.”Mekkeye Giden Yol”, İslam dünyasının içyüzünü, canlı gerçeğini ve batıya karşı direniş destanını anlatan üstün bir belgesel olmak yanında eşsiz bir edebi metindir de.

KUR’AN’IN DÖRT TEMEL TERİMİ
Mevdudi özgün yayıncılık

İLAH, RAB, İBADET,ve DİN;bu dört terim Kur’an terminolojisinde temel bir öneme sahiptir.Kur’an-ı Kerim’in öğretisini anlamak için bu dört terimin sahih ve mükemmel anlamını tam manasıyla kavramak zorunludur.Eğer herhangi bir kimse İlah ve Rab’bin manasının ne olduğunu İbadet’in ne anlama geldiğini ve Din’in neye isnad edildiğini bilmezse onun için Kur’an’ın tamamı anlaşılmaz bir hal alır.

HACC

ALİ ŞERİATİ- ÖZGÜN YAYINLARI-

Hacc genel olarak insanın Allah’a doğru seferidir.Ademoğullarının yaratılış felsefesinin sembolik bir göstergesidir.Bu felsefenin muhtevasının somuta dökülmesidir.Tek kelimeyle Hacc, yaratılış tiyotra şudur;insanın yaratılış tiyatrosu… Sen ey çamur! Şimdi Haccet.Ebediyete yönel,Allah’la görüşHacc buradan O’nun tarafına dönüşen bir nişanesidir.Sükunetin gidişidir.Eblehane cebre, tasalluta; kahrolası yazgıya karşı isyan etmendir.ucu kaçmış bir ip yumağındaki gibi, senin de kendi ucuna bulup çözülmendir.Mevsim geldi, haydi Haccet!İktidar saraylarından, yığın hazinelerden, zillet mabetlerinden ve çobanı kurt olan koyun sürüsünden kaçıp kurtul.kurtulmaya niyetlen ve Allah’ın evini, insanların evini Haccet.


İSLAMIN EVRENSELLİĞİ
Mehmet S. Aydın , ufuk kitapları yayınları

Mü’min topyekün hayata bilgi, sanat inanç ve ahlak seviyesinde anlam verebilen kişidir.onun hayatında din ile bilim, bilim ile din ,ahlak ile sanat asla birbirinden kopmaz ve karşı karşıya gelmez.işte onun hayatının canlı bir bütünlük oluşturmasının sebebi de budur.
Böyle bir bütünlükten mahrum olma, psikolojik ve sosyolojik alanda çeşitli aksaklıkların doğmasına yol açar.mesela ortaya koyduğu başarılarının insanlığı hangi yönde nasıl etkileyeceği üzerinde düşünmeyi gerekli görmeyen bir bilim adamı yarar yerine zarar getirebilir.hayatın inanç ve ahlak boyutlarını hiçe saymayı marifet kabul eden bir sanatkar kendisi ve sanatıyla ilgilenen başka insanları duygu ve düşünce karışıklığına sürükleyebilir.
Yine,bilim ve sanatla beslenmeyen bir inanç dünyasına sahip insanlar, bazen hayatı bir takım kuralların lafzına sıkısıkıya bağlanmaktan ibaret saymak gibi dar ve katı bir tutum içine düşebilir.eğer bir toplum, özelliklerini saydığımız bu tek boyutlu insanlarla yönlendirilirse, çarpık bir kültür vasatsı doğar ve toplum düzeni altüst olur.bunun sonucu olarak ta zihinlerde bulanıklık, gönüllerde sevgisizlik, iradede zayıflık kaçınılmaz olur.hakikat ile hayal , doğru ile yanlış,güzel ile çirkin birbirine karışır


ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH(cc) BİLMEK TANIMAK ANLAMAK
Mustafa İslamoğlu – Düşün yayıncılık-

“Allah demek anlam demektir.Modern hayat Allah’tan uzaklaştıkça anlamdan da uzaklaşmaktadır.Anlamsız bir hayat yük, anlamsız bir insan hiç,anlamsız bir dünya canlı cenazelerin meskun olduğu mezardır”


HAYATIN YENİDEN İNŞASI İÇİN
Mustafa İslamoğlu-Düşün yay.

Hayatı inşa etmek için var edilen insan ,öz elleriyle hayatı imha etmektedir.En sonunda insan, değeri olan bir varlıkken fiyatı olan bir nesneye indirgenmiştir.
O halde önce, hayatı inşa sorumluluğu üstlenecek insanın inşası şarttır
İşte vahyin bu noktada devreye girmektedir.İlahi bir inşa projesi olan vahiy, insanın;1)tasavvurunu, 2)aklını,3) şahsiyetini inşa etmek için indirilmiştir.

Vahyin insanı inşasına talip olanların okuması gereken bir eser


ACEMİ YOLCU
Rasim özdenören İz yayınları

“Yanlışlıkla belki de, bulunmam gereken yerden uzaklaşmam mümkündü.Fakat elbette bütün ihtimaller önümde duruyor diye orada kalıp bekleyecek de değildim.Harekete geçmem gerekiyordu.
İnsan sadece ne aradığını değil, aradığı şeye(her neyse o) nasıl ulaşacağını da bilmeliydi
Ve insan bizzat kendi kendini sorumlu kılabildiği için özgürlüğe atılmakta, özgürlüğü seçmektedir”
Rasim Özdenörenin müthiş uslubuyla insan iç dünyasına kısa kısa yolculuklar

MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
Rasim Özdenören İz Yayıncılık

İnsanın, toplumsal hayatı gibi düşünce hayatının da karmaşıklaştığı bir dünyada “müslümanca düşünme”nin imkân ve yöntemi nedir? İslâm konusunda yeterli “malumat”a sahip olmak, “müslümanca düşünmek için yeter mi? İslâm özü ve bütünüyle kaynaştırılamayan bilginin, düşünme etkinliğini oryantalist bakış açısına mahkûm etmesi kaçınılmaz olmayacak mı? Edebiyat ve özellikle öykü alanındaki başarılı ürünleriyle de tanınan Rasim Özdenören, bu önemli sorunları kuşatıcı bir perspektifle gündeme getirmekte ve sahip olduğu zengin birikimini başarıyla işleyerek, tartışmaktadır.
Kitap, bilgi, inanç ve değer alanlarına ilişkin olarak müslümanca düşünmenin nasıl başarılabileceği konusunda önemli yaklaşımlar içeriyor.

ÜÇ MUHAMMED İKİ TASAVVUR BİR GERÇEK
Mustafa İslamoğlu – Düşün yayıncılık-

O kimileri için, arkasından gözyaşı dökülen tatlı bir anı olmuştur.
Onlar onun hatırasıyla yaşamayı, kendisiyle yaşamaya tercih ederler. Onlar onun arkasından ağlamayı, onu önlerinde görmeye tercih ederler. Onlar onun sakalını ve hırkasını, misyonundan daha fazla severler. Ondan bir efsane gibi söz etmeyi, birlikte yaşanılan bir “dost” olmaya yeğ tutarlar.
Daha başka kimileri için ise, o tarihin konusudur. O, “bir iletişim aleti” gibi ilahi mesajı iletmiş ve misyonunu tamamlamıştır. O, bugüne taşınamaz. Biz onunla, tarihi bir değer olarak ilişki kurabiliriz.
Kur’an içinse o, hayatın aktif, kurucu ve inşa edici bir öznesidir. Misyonu ölümsüz olandır. Kur’an, onu çağa taşımak için çırpınır. Onun tarihe hapsolmasını önlemek için onunla ilgili tarihsel olayları müminin yüreğine, imanına, ibadetine taşır. Kur’an müminin hayatında onu güncel kılmak için ne gerekiyorsa yapar.
Kur’an’ın bak dediği yerden bakanlar ise onu “üretmek” için çaba harcarlar.
Kur’an’da onu, onda Kur’an’ı görürler. Onu Kur’an’la, Kur’an’ı onunla tanırlar. Kur’an’a onun aynası, ona Kur’an’ın aynası gibi bakarlar. Çünkü onlar, onun risalet mirasına ihanet etmekten korkarlar

KAFA KARIŞTIRAN KELİMELER
Rasim Özdenören -İz yayınları-

Zihnimizi meşgul ve işgal etmiş olan kavramlar, izm’ler. Yazar müslümanca bir yaklaşımla bunları aydınlatmaya yöneliyor

MÜSLÜMANCA YAŞAMAK
Rasim Özdenören -İz yayınları-

Müslümanca düşünmek yetmez. Müslümanca yaşamak da lâzım. İslâm’ı hayata geçirerek. Kitap bunun mantığını irdeliyor.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.