‘FELSEFE VE EĞİTİM’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bir Arayış Yolcusu Tolstoy

Ekim 30, 2008
Düşünce tarihinde, “Sanat nedir ve sanatçı neye hizmet eder?” soruları mühim bir yer işgal eder. Tarih boyunca bu sorulara cevap aranırken, bir tarafta ‘idealist’ diğer yanda ‘materyalist’ çizgide düşünceler ileri sürüldü. Ortaya konan eserlerdeki yorumlar, sanatçı ve filozofların gerçek hayatlarına tercüman olmuş gibiydi. Kişiler ne kadar faziletli yaşadıysalar, eserleri de o ölçüde hikmete yakın olabildi. Bu açıdan hakikaten büyük olan veya bir şekilde büyük kabul edilen şahsiyetlerin eserlerine odaklanmadan evvel, mümkünse hayatlarına bakmak gerekir. Bu noktada dikkate değer isimlerden biri de on dokuzuncu yüzyılın dahi romancısı Lev Nikolayeviç Tolstoy’dur.
Tolstoy, Rusya’daki Tula ilinde Yasnaya Polyana’da doğdu. İtibarlı bir aileden geliyordu; babası büyük bir toprak zengini, annesi de bir prensesti. Birçok deha gibi o da çocukluğundan itibaren kendini olgunlaştıracak imtihanlara tâbi oldu. Küçükken anne ve babasını kaybetti; bakımını halası üstlendi. Talebelik yıllarında hummalı bir şekilde kendisini ilme verdi; askeriyeye girdi ve bu süreçte yavaş yavaş edebiyatın derinliklerine açıldı. Askerlikten sonra Avrupa’yı gezerek Batı insanı ve düşüncesini tanımaya çalıştı. Avrupa seyahatlerinden döndükten sonra idealist bir tavırla eğitim gönüllülüğüne soyundu ve bir köy okulu açtı. Maddî imkânları yeterli olmasına rağmen bu okulun bahçesinde ve tarlalarda çalıştı; zîrâ kişinin alın terinin kutsiyetine inanıyordu. Yakın çiftliklerden birinde oturan Sofya adında bir kadınla evlendi ve ondan on üç çocuğu oldu; ama ufku yetersiz olan bu hanım, Tolstoy’un ruh dünyasını pek anlayamadığı için yapılan izdivaç bir imtihan cenderesine dönüştü. Sokrates gibi Tolstoy da eşiyle olan problemleriyle meşhur oldu. Eşiyle yaptığı kavgalardan sonra bir gün evden ayrıldı ve İstanbul’a gitmek için beklediği tren istasyonunda, daha önce yakalandığı zatürreden dolayı 7 Kasım 1910’da vefat etti.
Tolstoy’un edebî ve felsefî yolculuğuna baktığımızda, onun yıllarca değişik mecralarda yol aldıktan sonra, bilhassa olgunluk döneminde yoğun bir şekilde dine yöneldiğini görmekteyiz. Çarlık Rusya’sındaki haksızlıklar, içtimaî dengesizlikler ve ahlâkî yozlaşmalar kendini derinden üzdüğünden, hayatın mânâsına ve daha iyi bir sosyal nizamın nasıl olabileceğine dâir ciddi bir arayışa girdi. Bu sorgulamalarda kişinin tamamen ilâhî adaletten yana tavır geliştirmesi, dahası haksızlıklara karşı çıkmayı mesuliyet bilmesi gerektiği neticesine ulaştı. Tolstoy bundan sonra içtimâî değişmelerden önce ahlâkî gelişmenin olması gerektiğini savundu. “Birbirimize doğru değil, bizi Yaratan’a doğru gitmeliyiz hepimiz. Yaratan’a yaklaşmaya gelince de, bu ancak insanın kendi gayretiyle yapacağı hususi bir şeydir.” diyerek okurlarını ve dostlarını bu büyük mânevî ve ahlâkî yolculuğa ikna etmeye çalıştı. Ülkesinde devrim yapılmasını isteyenlerin gürültülerinin ayyuka çıktığı dönemlerde, Tolstoy sürekli olarak hep yüreklerde gerçekleşmesi gereken mânevî inkılâba vurgu yaptı. Fedakârlığı, gönüllülüğü, tüketimde eşitliği, sefahat bataklığından kurtulmayı ve inancının gerektirdiği uhuvvet anlayışını hüküm ferma kılmayı tavsiye etti. Yazdıklarını, mümkün mertebe hayatında da uygulamaya çalıştı. Öyle ki imkânı ölçüsünde gelirlerini hayırlara adadı; topraklarını köylüleriyle paylaştı; riyazet yaptı, tarlalarda bir ırgat gibi çalıştı ve yeri geldiğinde ayakkabılarını dahi kendi tamir etti.
“Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi büyük eserlerinden sonra, “Sanat Nedir” adlı kitabıyla felsefî anlayışını ‘sanat’ kavramı etrafında netleştirdi. Ona göre sanat eseri büyük hakikatin dellâlı olmalıydı. Sanatçı; zenginler ve entelektüeller için üreten bir kişi olamazdı. Onun nazarında gerçek sanat eseri, herkesin içindeki ortak doğruyu anlamalı ve herkes tarafından anlaşılabilmeliydi. Ona göre sanatçı; kardeşlik duygusuna, sadeliğe, sevgiye ve tertemiz bir dindarlığa meftun olan kişiydi. Evrensel kardeşlik idealini işlemek ise Tolstoy’a göre sanatçının en önemli ödeviydi. Belli bir sınıfın ruh hâlini anlatan, gerilime kilitlenen, basit cismanî duyguları anlatan kitaplar gerçek eser değillerdi onun nazarında. Bu noktada kendi “Harb ve Sulh” adlı eseri başta olmak üzere, Dante, Shakespeare, Zola, Baudelaire, Flaubert ve Hugo gibi isimler dâhil, nicelerinin yazdıklarının gerçek mânâda sanat eseri sayılamayacağını söyler. “Allah Hakikatı Görür” ve “Kafkas Mahpusu” adlı eserleri hâriç, kendi yazdıklarının da “hakiki sanat eseri” olmadığını hatırlatır. İyi bir esere en güzel örnek olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in “en güzel kıssa” diye nitelendirdiği Hz. Yusuf (as) kıssasını gösterir. Samimi olmayan, âlemşümûl düsturları merkezine almayan, halka ulaşamayan ve en önemlisi de ahlâkî mânâda sağlam olmayan sanatçıya karşı tavır alır. Ormanda görüp korktuğu bir kurdu anlatan çocuk ne kadar inandırıcı, heyecanlı ve saf ise, Tolstoy’a göre sanatçı da hakikati anlatırken o ölçüde heyecanlı, o ölçüde inandırıcı ve duru olmalıdır.
Tolstoy, “Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi dev eserlerini yazdıktan sonra ününün zirvesindeyken ciddi bir felsefî buhranın içine girmiş olmasına rağmen, ömrünün son demlerine doğru bunları aşarak yukarıda anlatılan hayat ve sanat anlayışına gelebilmişti. Ömrünün son yıllarını “İtiraflarım”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, “İnsan Ne İle Yaşar?” gibi daha ziyade iç yolculuklara dâir eserlere ayıran bu müstesna dimağ, ölümüne iki yıl kala İslâmiyet’e ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve “Abdullah El-Sühreverdi”nin Hindistan’da basılmış, “Hz. Muhammed’in (sas) Hadîsleri” adlı kitabını okumuştu. Bu hadîslerden kendince güzel bir derleme yapmış ve Posrednik Yayınevi’nde basılan eserlerinin arasına bunu da koydurmuştu. Ciddi bir roman okuru olan Rus halkının Tolstoy’a hissi bağlılığı dikkate alındığında, bu hadîs derlemesinin ülkede İslâm’a olan alâkayı artıracağı muhakkaktı. Durumu fark eden ve dine karşı keskin duran iktidarlar, bu çalışmayı toplu basımların arasından çıkarmış ve Tolstoy’un Müslüman olduğunu iddia eden her belgeyi gizlemeye dikkat etmiştir.
Hâl böyle olmasına rağmen, Tolstoy etrafındakileri açık bir şekilde İslâm’a davet etmişti. Nitekim, bilgi eksikliğinden dolayı “Hz. Muhammed’in Kur’ân’a Girmemiş Hadîsleri” diye hazırlanan ama “Hz. Muhammed” diye düzeltilip Türkçe’ye kazandırılan bu eserinde, kendisinin telkiniyle çocukları Müslüman olmuş bir Rus kadına, Yelena Vekilov’a, yazdığı mektupta şunları ifade ediyordu: “…Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da, benim için Muhammedilik, Hristiyanlıkla mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği, tek Allah’ı ve onun peygamberini kabul ederdi.” Buradaki “Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı” şeklindeki ifade, İslâm akidesi açısından doğru olmasa da, bunu, Tolstoy’un İslâm’ı el yordamıyla öğrenmesine verip, onun esas derdine dikkat etmek gerekir.
Beri tarafta, söz konusu eserin girişinden öğrendiğimiz kadarıyla, kendisi de sonradan Müslüman olan dinler tarihi uzmanı Valeriya Porohova, SSCB’nin yıkılmasından sonra, medyada Tolstoy’un Müslümanlığına dâir bilinmeyenleri açık açık tartışmıştı. Sovyet hükümetleri yıllar boyunca gizlemiş olsa da, Bayan Porohova’nın açıklamalarına göre Tolstoy, ömrünün sonunda Müslüman olmuş ve kendi vasiyeti üzerine İslâm kaidelerine göre defnedilmişti. Onun mezarının üzerinde Hristiyanlık sembolü olan haçın olmaması da Porohova’ya göre Tolstoy’un Müslümanlığının açık bir ispatıydı.
Tolstoy’un Müslüman olup olmamasının yanında, edebiyat tarihi açısından asıl ilginç olan, Tolstoy’un İslâm’ı ‘son din’ olarak kabul etmesinin sebebinin ne olduğu, dahası Efendimiz’in (sas) hangi yönünün onu cezbettiğiydi. Bayan Yelena Vekilov’a hitaben yazdığı ve daha önce 1978’de “Literaturniy Azerbaydjan” dergisinin 12. sayısında (sayfa 114) yayımlanan mektubunda Muhammediliğin doğru yol olduğunu söyledikten sonra özetle şunu ifade ediyordu: “Esasen Veda’nın, Buda’nın Konfüçyus’un Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın öğretilerinde ortak ve evrensel doğrular vardı. Ama bu öğretiler kurucularının ölümünden sonra câhillerin elinde bozulmaya uğradı. İnsanlar dinin gerçeklerini açalım derken özünden iyice uzaklaştılar. Tarihî açıdan zamanımıza en uzak olanlar, bu tahrife en fazla uğramış olanlardır. Bu açıdan öz itibariyle bir olmalarına rağmen Hinduizm Budizm’e göre, Budizm Musevilik’e göre, Musevilik Hristiyanlık’a göre daha fazla bir tahrife uğramıştır. Ama en son din olan İslâm, hem kitabına hem de ritüellerine bakıldığında, bozulmaya uğramadan günümüze gelmiş olması itibariyle, Kilise Hristiyanlığı’na karşı tartışılmaz bir üstünlük içindedir.”
Bütün bunları söyleyen Tolstoy yazdıklarıyla, hayatıyla asrın sembol isimlerinden biri oldu; ama acıdır ki, esas dikkat çekmesi gereken iç yolculukları, hem kendi ülkesindeki ideologları hem de son asrın materyalist mahfilleri tarafından gündemden uzak tutulmaya çalışıldı. Tolstoy’un ciddi acı ve emeklerle sürdürdüğü mânevî yolculuğu, “Hristiyan Anarşizmi” gibi onu tariften uzak, ucuz ve sathî kavramlara sıkıştırılmaya çalışıldı. Fakat o hayatıyla hem Rus toplumu, hem de kendisinden sonra yaşayanlar için, gerçeğe yaklaşma noktasında âdeta bir deniz feneri gibi hep parladı. Eserleriyle klâsiklerin tahtına oturdu; hayatı ve düşünceleriyle de dünyaya örnek oldu.

Kaynaklar
- Lev Tolstoy, Anna Karenina, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, Sekizinci Baskı.
- Tolstoy. İtiraflarım, Timaş Yayınları, Çeviren, İhsan Özdemir, İstanbul 2005.
- Tolstoy. Sanat Nedir, Çeviren Kabil Demirkıran, Şule Yayınları, İstanbul 2000.
- Tolstoy. Hz. Muhammed, Rusça’dan Azerice’ye Çeviren, Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev, Azerice’den Türkçe’ye Çeviren, Arif Aslan, Karakutu Yayınları, İstanbul, Kasım 2006.
- Tolstoy. Aile Mutluluğu, İnkılâp Yayınları, İstanbul.
- Tosltoy’dan Ruha Dokunan Düşünceler. Hazırlayan, Esra Uluç, Carpe Diem Yayınları, İstanbul, Ocak 2006.

 Hüseyin BAYÇÖL

h1

FELSEFE VE EĞİTİM

Ekim 30, 2008

Felsefesi olmayan bir toplumun mektebi olmaz (N. Topçu).

2006-2007 Eğitim Öğretim yılı açılıyor. Çocuklarımız ve gençlerimiz yeni bir yaz tatiline kadar yaklaşık bir yıl sürecek olan bir maratona yeniden başlıyorlar.

Ancak, okul öncesi eğitimden üniversiteye, 20 milyona yaklaşan öğrenci ve bir milyona yaklaşan eğitimci kadrosuyla eğitim sistemimiz, fiziki imkân, yeterli öğretim kadrosu, fırsat eşitsizliği, öğrenci seçme sistemi, eğitimde nitelik vb konularda birçok sorunla karşı karşıya bulunuyor. Eğitim sistemimiz mevcut haliyle geleceğin bilgi toplumunu kuracak ve dünya ile rekabet edecek kuşakları yetiştirmekten uzak gözükmektedir.

Bu olumsuzlukları elimine edecek bir eğitim nasıl kurgulanabilir? Böyle bir eğitimin temel amaçları ne olmalıdır. Elbette ki bir olgu olarak eğitimin temel hedefleri, toplumun eğitimden felsefi anlamda ne beklediğiyle yakından ilgilidir. Nasıl ki, düşünce olmadan, eylem olmazsa; belirlenmiş bir eğitim felsefesi olmadan da bir eğitim anlayışı ve eğitim sistemi olmaz. N. Topçu, bu gerçeği “Felsefesi olmayan bir milletin mektebi olmaz” sözüyle ifade etmiştir. Eğitim felsefesi, eğitim uygulamalarına yön veren bir disiplindir; eğitim çalışmalarını yönlendirir, insanların hangi amaçlar için nasıl yetiştirileceği konusunda yol gösterir ve eğitim çabalarının coğrafya, tarih, insan, toplum ve kültürel özelliklere uyumlu olarak sürmesini sağlar.

Eğitim açısından felsefenin en önemli görevi, eğitim için bir değerler ve hedefler sistemi geliştirmektir. Felsefe bunu yaparken toplum gerçeğinden yola çıkar; yani toplumun kültürel değerlerini, insan ve toplumsal özelliklerini dikkate alır. Eğitim ise, felsefe tarafından ortaya konulan bu ilke ve hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ve istenilen özelliklerin insanlara nasıl kazandırılacağıyla ilgilenir. Kısacası, eğitimin temel hedefleri, ilgili kişi ya da toplumların, inançları, örf ve gelenekleri, tarihi geçmişi, gelecek tasavvuru, insan ve toplum özellikleri, hatta iklim ve coğrafi durumları dikkate alınarak belirlenir. Aksi taktirde, kaos, toplumsal çözülme ve yabancılaşma kaçınılmazdır.

“Eğitimi; insanı, bedensel, zihinsel, duygusal ve entelektüel yönden geliştirme, bir ilişkiler ağı ortamında toplumsallaştırma, milli kültür ve evrensel değerlerle donatma ve etkin bir yaşam sürmesini sağlayacak bilgi ve beceriler kazandırma çabalarının toplamı” olarak tanımlayabiliriz.

İlk çağlardan beri, eğitimin amaçları konusunda görüşler ileri süren düşünür ve eğitimciler konuyu genel olarak birey ve toplum açısından ele almışlardır. Eğitimin bireysel hedeflerine ağırlık veren düşünür ve eğitimciler bireyi temel alan ve daha özgürlükçü bir eğitim anlayışını savunurken, toplumsal hedeflere ağırlık veren düşünür ve eğitimciler ise, toplumcu ve disiplinci bir eğitim anlayışını öne çıkarmışlardır. Bu ayrışmanın bir sonucu olarak, tarihsel süreçte biri birey, diğeri toplum eksenli olmak üzere iki eğitim anlayışı gelişmiş ve bugünlere taşınmıştır. Bu iki yaklaşım günümüzde “öğrenci merkezli eğitim” ve “öğretmen merkezli eğitim” tanımlamalarında da kendini göstermektedir.

Realizmden İdealizme, Natüralizmden Marksizm’e, Pragmatizmden Varoluşçuluğa eğitim konusunda görüşler ileri süren birçok felsefi akım fert, toplum ve özgürlük gibi olgulara yaklaşımlarıyla birbirlerinden ayrılmıştır.

Yukarıda bahsedilen iki yaklaşım günümüzde de yaygın bir uygulama alanı bulmakta ve günümüz eğitim anlayışlarının temel ayrışma noktasını oluşturmaktadır. Ancak, son zamanlarda çevre, nükleer silahlanma, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi alanlarda yaşanan sorunlar, dünyadaki tüm insanların ve ülkelerin birbirlerine bağımlılıklarının artması vs sebeplerle eğitim bireysel ve toplumsal boyutlarının yanı sıra küresel hedefleri boyutuyla da ele alınır olmuştur.

Din, devlet, vatan, eğitim, eğitim kurumları kısaca her şeyin birey için olduğunu, bireyin baskı altına alınmaması hatta tam tersine özgür bırakılması gerektiğini ileri süren “Bireyci ve özgürlükçü” eğitim anlayışı, Batıda, Rousseau, Ellen Key, Herbart Spencer ve Jean Marie Guyeau gibi düşünürler tarafından savunulurken, ülkemizde ise, Satı Bey ve Prens Sabahattin gibi eğitimci ve sosyal bilimciler tarafından savunulmuştur.

Grup, cemaat ve toplumu, bireyin önüne alan ve tüm bireylerin toplumun çıkarları doğrultusunda şekillendirilebileceği görüşünü savunan “Toplumcu ve disiplinci” yaklaşım ise, batıda Eflatun, Hegel ve Durkheim gibi düşünürler tarafından, ülkemizde ise, Ziya Gökalp, Emrullah Efendi ve İ. H. Baltacıoğlu gibi eğitimciler tarafından savunula gelmiştir. Ancak, ülkemizde son dönemlere kadar uygulanan, temelde toplumcu ve disiplinci bir tona sahip eğitim anlayışı üzerinde bugüne kadar en çok etkili olan iki isim dışarıda Durkheim, içeride ise Z. Gökalp’tir.

Eğitime psikolojik yaklaşım olarak da bilinen “Bireyci ve özgürlükçü” eğitim anlayışının siyasi ve sosyal yansımaları demokratik, âdemi merkeziyetçi ve özgürlükçü toplumsal modeller olarak ortaya çıkarken, eğitime sosyolojik yaklaşım olarak da bilinen “Toplumcu ve disiplinci” eğitim anlayışının siyasi ve sosyal yansımaları ise merkeziyetçi, totaliter ve baskıcı toplumsal modeller olmaktadır.

Birinci anlayış, en ileri uygulamalarını Ivan Illich’in “Okulsuz Toplum” ve A. S. Neil’in “Serbest Okul” kuramlarında, P. Feyerabend gibi düşünürlerin düşüncelerinde ve Varoluşçuluk gibi akımların yaklaşımlarında bulurken, ikinci anlayış en uç ve aşırı uygulamalarını John Dewey ve B. F. Skinner gibi davranışçı düşünürlerin görüşlerinde ve Hitler, Mussoloni ve Stalin gibi liderlerin uygulamalarında bulmuştur.

Bireyci ve özgürlükçü eğitim anlayışında; fertlerin ilim, düşünce ve sanatta hür bir ortam içinde ilerlemeleri daha kolay ve hızlı olurken, toplumsal sorumluluk bilinci yeterince verilemediğinden, özgürlüğün başıboşluğa, sorumsuzluğa ve nihayetinde anarşiye kadar gitmesi söz konusu olabilmektedir. Ancak, toplumcu ve disiplinci eğitim anlayışında ise, toplum ve devlet çıkarları aşırı önemsenirken, fertlerin şahsi kabiliyet, yetenek ve üretkenlikleri yeterince önemsenmemekte, bunların gelişmesi için özgür bir ortam yaratılamamaktadır.

Sonuçta bu tür ortamlarda analitik düşünce gelişememekte, ifade, düşünce ve inanç özgürlüğü sağlanamamakta ve insanlar baskı altına alınmaktadır. En kötüsü ise, çoğu durumlarda tüm bu uygulamaların, toplumun, ülkenin ya da vatanın çıkarları denilerek, bir avuç oligarşinin egemenliklerinin devamı ve çıkarları için yapılıyor olmasıdır. Bugün, bunun uygulamalarını, halkla devlet arasında siyasi meşruiyet sorunu yaşanan birçok ülkede görmek mümkündür. Faşist ve komünist ülkelerde bu çarpıtma devletin çekirdeğine yerleşmiş bir zümre adına yapılırken, kapitalist ülkelerde komprador burjuvazi adına yapılmaktadır.

Nasıl ki ilaçla tedavide dozun iyi ayarlanması çok önemliyse, birey ile toplum, özgürlük ile disiplin, yerellik ile evrensellik arasındaki dengenin ayarlanması da çok önemlidir. Bunların hepsi de bir diğerine kurban edilemeyecek kadar önemli olgulardır. Gerçekten toplumun çıkarları öncelenerek eğitim sistemine belirli bir içerik ve form kazandırılabilir. Ancak, önemli olan bunun gerçekten toplumun, milletin ve ülkenin yararına yapılıyor olması ve bunun toplumsal uzlaşma sonucu belirlenmesidir. Yoksa belirli bir eğitim anlayışı, toplum adına denilerek, belirli bir çıkar grubunun hırs, çıkar ve egemenliklerini garanti altına almak amacıyla dayatılıyorsa orada bir sorun, bir illüzyon, bir kandırmaca var demektir.

Yukarıda bahsedilen eğitim anlayışlarının her ikisi de birbirine zıt özellikler taşımalarına rağmen, eğitim tarihi boyunca uygulana gelmiştir. Bu onların her ikisinin de doğruluk payı taşımalarından ve bazı yönleriyle insan ve toplum gerçeğine yaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanın, doğuştan getirdiği ve onu diğer insanlardan ayrı kılan birçok özellikleri dikkate alınmadan yetiştirilemeyeceği gibi, toplumsal gerçekler ve küresel kaygılar dikkate alınmadan da yetiştirilemez. Esas olan, bireysel, toplumsal ve küresel ihtiyaçlara cevap verebilecek bir eğitim anlayışının cari kılınmasıdır.

Aslında, eğitimcilerin üzerinde düşünmeleri ve çözüm bulmaları gereken ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Acaba, hem ferdin hürriyetlerini garanti altına alan, hem toplumun değer yargılarını, disiplin anlayışını, dayanışma ruhunu ve karşılıklı güven ortamını koruyan, hem de tüm insanlarla aynı dünyayı paylaşma bilinci kazandıran bir eğitim felsefesini nasıl cari kılabiliriz. Nasıl bağımsız düşünen, üretken, sağduyulu, biz bilincine sahip, dayanışmacı, yurtsever, yetenekli ve sorumluluk sahibi genç insanlar yetiştirebiliriz. Global düşünmenin yanında yerel yaşamasını bilen, özgür ve bağımsız olmanın yanı sıra toplumsal bilinçten kopmayan… Ya da başka türlü ifade etmek gerekirse, N. Hikmet’in bir şiirinde geçtiği üzere, insanların “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” yaşayabilecekleri, ya da Muhammed İkbal’in ifadesiyle “Hem kervanla yürüyüp hem de yalnız olabilecekleri” bir eğitim yaklaşımını nasıl gerçekleştirebiliriz.

Coğrafi açıdan aşkın vatanı doğu ile aklın vatanı batı arasında konumlanan ve tarihinde aşk ile akıl arasında başarılı sentezler gerçekleştirmiş olan Anadolu ve Anadolu insanı yukarıda bahsedilen iki eğitim yaklaşımı arasında da başarılı sentezler yapma potansiyeline sahiptir. Bazılarının sandığı gibi sentez kolaycılık değil, tam tersine zor olana talip olma ve orta yol (optimal denge) arayışıdır.

Tüm bunlar, eğitimin hedeflerinin hem birey açısından, hem toplum açısından, hem de küresel kaygılar açısından ele alınması gereğini ortaya koymaktadır. Ülke ve dünya gerçekleri dikkate alındığında, ülkemiz ve ülkemiz insanı için bu hedefler neler olmalıdır?
                                

Doç. İbrahim Gezer