h1

Ruh-dua ilişkisi var mıdır? Duanın Psikolojik faydaları nelerdir?

Mart 19, 2009

Duanın biyolojik temelleri

Geleneksel Batılı ruh anlayışını şöyle özetleyebiliriz:
1. Yaşam rasgele kimyasal süreçlerden oluşur.
2. Bilinç beynin bir ürünüdür ve kafatası içine sıkışmıştır.
3. Duyu organlarımızdan geçmeyen hiçbir şey zihinde var olamaz.

Geleneksel batılı ruh anlayışı bazı yeni bilgilerle sorgulamaya başladı:
1. DNA’nın varlığı. En basit hücre olan yosunun DNAsının insan DNAsı kadar mükemmel olması.
2. Olağan dışı bilinç deneyimlerinin varlığı. Duyu ötesi algı ve beden dışı ruhsal deneyimlerin Budist rahiplerde gözlemlenebilmesi. Telepati, telekinezi, duru görü gibi duyu ötesi bilgiye ulaşılabilmesi.
3. Duanın iyileştirici gücü. 2002 yılı Psychology Today Haziran sayısında yayınlanan bir araştırmada 3cü kişilerin dua edilenden habersiz olarak ettikleri duaların sonuçları verildi. Bu araştırmaya göre kısırlık tedavisi gören kadınların dua edilenlerde iki misli fazla gebelik saptandı.(Colombia Ünv.Dr.Regerlobo)
4. Beynin biyolojik bir bilgisayar gibi çalışması. Donanımın beyindeki kimyasal ve elektriksel devreler yazılımında ruh anlamına gelebileceği bilgisi, genlerin de veri tabanı olarak değerlendirilebileceği bakışı, “Evrende üstün bir bilgisayar teknolojisine sahip olan güç mü var?” sorusunu sordurdu. Beynimizdeki sinir hücreleri elektrik devrelerse, yazılım da acaba ruh olabilir mi?
5.Her şeyin dijital formata dönüştürülebilmesi gerçeği. Ses, görüntü, renk, koku salınım ve titreşim şeklinde formatlanabiliyor. Birçok biyolojik bilginin formatlanması mümkün gözüküyor.

Yöntem olarak bilim:
Bilim aklın soruşturma yeteneğidir. Newton evrensel yasalarını gözlem ve beyin jimnastiği ile oluşturdu. Akıl ile teorik fizik deneyleri yapılabiliyor; Kara Delik, böyle bir deney sırasında bulundu.

Sanatsal düşünce, yani sembolik düşüncenin evrimle açıklanamayacağı biliniyor. Mozart’ın eserini tesadüfle ne kadar açıklayabiliriz? Dua ile sanat ruhtan mı geliyor? Yazının devamını oku »

h1

Stand-Up gibi Müslüman olma hikayesi

Mart 19, 2009

Stand-Up gibi Müslüman olma hikayesi


Şu anda video paylaşım sitelerinde izlenme rekorları kıran bir video dolaşıyor. Videoda Avusturalyalı Rubin değişik dinleri araştırdıktan sonra nasıl Müslüman olduğunu anlatıyor.

Üniversitenin ilk yılında anne-babasının ayrıldığını, köpeğinin öldüğünü ve bundan dolayı zor bir dönem geçirdiğini anlatan Rubin, daha sonra Hıristiyanlıktan başlayarak, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm’i araştırdığını ifade ediyor… Ünlü standapçıları aratmayacak şekilde Müslüman olma hikayesini anlatan Rubin, İslam’a yönelik önyargısını ve camiye düşen yolunu dinleyenleri kahkahalara boğan bir üslupla anlatıyor.

Müslüman olduktan sonra Ebu Bekir ismini alan genç, İslam Dinini seçmek için evinde oluşturduğu atmosferden bahsediyor ve Allah’tan varlığını göstermesi için çok küçük de olsa bir işaret bekliyor… Ancak o beklediği işaret bir türlü gelmiyor ve bundan rahatsız olduğunu anlatıyor. Daha sonra tekrar Kur’an-ı Kerim okumaya başlayan Genç, aradığı işareti ilk okuduğu ayette buluyor…

Avustralyalı bir genç İslam dinini nasıl seçtiğini anlatıyor. Usta standapçıları aratmayan bir üslupla anlatılan hikâyenin düşündürücü bir yanı da var…

Avustralyalı bir genç İslam dinini nasıl seçtiğini anlatıyor. Usta standapçıları aratmayan bir üslupla anlatılan hikâyenin düşündürücü bir yanı da var… (Dünya Bülteni / Haber Merkezi)

Tek dosya halinde indirmek isteyenler için

http://rapidshare.com/files/211223120/__areti_g_rd__ve_M_sl_man_oldu.avi

h1

Narsisist Kişilik

Ocak 6, 2009

KIBRIS VEYA FİLİSTİN… YAKIN MESAFEDEN TARİH GÖRÜLMEZ

Semitizm varsa antisemitizm de olur. İsrail resmen soykırıma başladı. Ölen 505 kişinin 120’si kadın ve çocuk, üç ambulans ve bir cami bombalandı. Bosnayı hatırlatan görüntüler görüyoruz.

Yahudinin narsisistik ahlakının tezahürlerini bütün çıplaklığı ile görmeye başladık. Kibir, zalimlik, yüksek ayrıcalık beklentisi, üstün ırk duygusu, diğer insanları ötekileştirip değersizleştirme, kendisine engel olan herşeyi düşman olarak algılama, sadece kendilerine yönelik adalet ve hak duygusu.

Geçtiğimiz günlerde Hamas’ın Aliya gibi hareket edebilmesine dikkat çekmiştim. Herhalde yeterince ifade edememişim ki önemli eleştiriler aldım. Bu sebeple Yahudi ahlakının tarihsel sonuçları ve bu karekter tipinin nasıl alt edileceğini tartışmak istedim.

Çevremizde narsisist bir kişi varsa sıradan olmaktan çok korkan bu kişilerin çok çalışkan olduğunu görürsünüz. Başarısızlığı ölmekle eşdeğer tutarlar. Bu kişiler akıllı ve yetenekli oldukları için eserleri sevilir ama kişilikleri hiç sevilmez. Güç ve otoritelerini kaybettiklerinde yalnız kalırlar.

İntikam duygusu uyandırdıkları kişilerce öldürülmeleri sık rastlanır. Düşmanlarında öfke ve intikam duygusu uyandırıp hata yaptırıp yok etmek kullandıkları bir yöntemdir.

Tarihe baktığımızda bu özellikleri sebebiyle Yahudi milletinin, İlahi irade tarafından ‘İyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin’i insanlığa öğretmek için ‘tecrübe cemaati’ olarak seçilmiş olduklarını söyleyebiliriz. Yazının devamını oku »

h1

PSİKOHAYAT DERGİSİ

Kasım 18, 2008

1007200811180205252613

Artık psikiyatriyle ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğiniz, yeniliklerden, önemli gelişmelerden haberdar olabileceğiniz bir dergi var. PSİKOHAYAT… Dergi iki ayda bir ücretsiz yayınlanacak.

İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı, ‘Koruyucu Ruh Sağlığı’ kapsamında önemli konulara değinen, sorunları tespit edip uygun çözümler öneren bir dergiye imza attı.

Dosya konusu ile önemli bir açılımı okurlarıyla paylaşan dergi, deneyimli gazeteci Füsun Saka’nın Genel Yayın Yönetmenliğinde okuyucuna merhaba dedi.

PSİKOHAYAT Dergisi, ruh sağlığı alanındaki yeni gelişmeleri okuyucu ile paylaşmanın önemli olduğunu ve inandığını ilk sayısında göstererek yeni konuları gündeme getirdi. Dergi dosya konusu olarak ‘DNA Profili ve Psikiyatrik Hastalıklar’ı ele aldı. Dünyadaki her bireyin DNA’sının tıpkı parmak izleri gibi farklı olduğundan haberiniz varmıydı?

Bu profili bir kere çıkartıyorsunuz ve değişmiyor. İleride belki de kimlik yerine DNA geçecek. DNA bir bakıma kimlik numarası gibi. Geçtiğimiz aylarda yapılan Amerikan Psikiyatri Kongresi psikiyatrik alandaki yeni gelişmelerin habercisi gibiydi. Kongreye katılan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dünyanın psikiyatri alanında en çok tartıştığı konunun, psikiyatri ve genetik ilişkisi olduğunu söyledi.

Kongrede ele alınan konular hakkında bilgi veren Tarhan; “Artık DNA’sına bakarak kişinin bir kişinin psikiyatrik sorununa hangi ilaç iyi gelir bu biliniyor ve yeni doğmuş birinin DNA’sını çıkardığınızda bu DNA 100 yıl saklanabiliyor. Sonuç olarak bir kişinin DNA’sında hangi enzimlerin iyi çalıştığına bakılarak, ona hangi ilaç zayıf etki yapıyor, hangisi olumlu etkiliyor bu kesin olarak öğrenilebiliyor.” dedi.

Öfke kontrolünün önemine dikkat çeken PSİKOHAYAT öfke sorgulanmayıp çözümlenmediği durumlarda kin duygusuna dönüştüğünü ve bunun ise kişide organ hasarlarına sebebiyet verdiğini bunun yenmenin yollarını n neler olabileceğini aktarıyor.

Önemli çeviri haberlere de yer veren dergi FDA’nın dirençli depresyonlarda kullanılan rTMS olarak bilinen Manyetik Uyarım Tedavisine verdiği onaya da yer ayırmış sayfalarında. Türkiye’nin yeni sendromu olan Kaliforniya Sendromu’nun üç belirtisi olan zevke düşkünlük, benmerkezcilik ve yalnızlığa yer verilmiş.

Edebi üslubu ile dikkat çeken ‘Takıntılar’, ‘Korkular’ ve ‘Depresyon’ kitaplarının yazarı olan Dr. Oğuz Tan dergide ‘Aşk ve Kadın’ üst başlığı ile yazılar yazıyor. Seven, bağlanan ama hayal kırıklığına uğrayan kadınları anlattığı ilk yazısında yine dikkat çekiyor ve kadınların ilişkilerine verdiği önemi farklı bir lezzetle anlatıyor.

Derginin önemli yazılarının birisi de ‘Beyni kavuran aşk yakın takipte’ haberi. Aşk beyin biyolojisi ile açıklanabilir mi sorusuna cevap arayan yazıda, aşkın mani, demans ve obsesyon karışımı, mental hastalık benzeri bir durum olup olmadığı tartışılıyor. Dr. Lucy Brown ve Dr. Helen Fisher’in ilk aşk acısı yaşayan 17 kolej öğrencisinden alınan 2.500 beyin görüntüsünün analizlerine yer veriyor ve önemli açılımlarda bulunuyor.

Ergenlerde yaşanan kuşak çatışmaları, Türk kadınının en büyük cinsel sorunu olan vajinismus, çocuklarda korkular ve yaygın anksiyete bozukluğu, psikolojik destekli diyet, çocukluk çağında geçirilen depresyon, saç koparma hastalığı trikotillomani, okulda duygu durum bozukluğu, kaygılı çocukların sınav kaysısını nasıl yenecekleri, kıskananların neden kıskandıkları, televizyon ve uyku, hayatı cinnetle deha arasında mekik dokumakla geçen Neyzen Tevfik’in bilinmeyen yanları, yaşlılardaki unutkanlığın nedenleri, geliştiricilerin ve liderlerin çoğunun neden hiperaktif oldukları, üniversite mevsiminde yaşananlar, kötü anılara verilen travmatik tepkilerin nasıl azaltılacağı, dokümanter bir film olan Canvas gibi yazılara yer verilen PSİKOHAYAT Dergisinde birde duygusal zeka testine yer verildi.

Prof. Zihni Sinir dergi için Sus Aerorolü procesi ve Şırınga fıskıyeli havuz procesinin yer aldığı derginin başka bir orjinalliği de psiko-bulmaca’sının olması.

NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesinde psikiyatri hastalarının resim yaparak nasıl rahatladıklarına da yer verilen dergide ‘Sosyal Fobi’ kitabıyla tanınan Uzman psikolog Yıldız Burkovik ile çarpıcı bir söyleşi gerçekleştirildi. Klinik tecrübelerinde eşlerini aldatan erkeklerin genellikle panik atağa maruz kaldıklarını tespit ettiklerini söyleyen Burkovik önemli açıklamalarda bulunuyor.

Ünlü vahşi hayvan fotoğrafçısı Süha Derbent ile yapılan röportajda da Derbent, neden genellikle tehlikeli vahşi hayvanların fotoğraflarını çektiğini anlatıyor. Tehlikeli hayvanlarla açık alanda yapılan çekimlerin zorluklarının anlatıldığı bu söyleşide sanatçının orijinal fotoğraflarına da yer verildi.

PSİKOHAYAT Dergisinin ilk sayısına; Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Dr. Oğuz Tan, Psk. Orhan Gümüşel, Psk. Çiğdem Demirsoy, Psk. Hande Sinirlioğlu Ertaş, psk. Zehra Erol, Psk. Aynur Sayım, Dr. Gökben Hızlı Sayar, Psk. Yıldız Burkovik, Dr. Ahmet Çevikaslan, Psk. Kamil Ertekin, Dr. Funda Güdücü Sağır, Fatih Uğurlu, Ayda Çayır, Funda Şahan, Süha Derbent, Uğur İlyas Canbolat, Dr. Fuat Ulus, Berivan Çavdarcı, Prof. Zihni Sinir katkıda bulundu.

Tasarımlarını Özgür Çetin’in yaptığı dergi ilk sayısında göz dolduruyor. Dergi, okullara, kamu kurum ve kuruluşlarına, danışmanlık bürolarına, kreşlere gönderiliyor. Okuyucularına ulaşmanının mutluluğunu yaşayan PSİKOHAYAT Dergisi, iki ayda bir ücretsiz çıkacak

h1

Çağın moda hastalığı panik atak

Kasım 17, 2008

259652

Çağın moda hastalığı panik atak

Korku nöbetlerine neden olan çağın moda hastalığı panik atağın tedavisi mümkün.

Daha çok kış mevsiminde ortaya çıkan hastalıktan korkmaya gerek yok.Çünkü hastalığın tedavisi mümkün yeter ki teşhis edilsin.

Panikatak insanın hayatını dramatik olarak değiştiriyor. Aniden başlıyor, zaman zaman tekrarlıyor ve insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetlerine yolaçıyor.

Hasta kontrolünü kaybettiği, ölmek ya da aklını kaçırmak üzere olduğunu hissediyor. Hatta birçok hasta “Hayatım buraya kadarmış” duygusunu sıklıkla yaşıyor.

Her 4 kişiden birinde görülen hastalık daha çok kadınları tehdit ediyor.

Sıkıntılı, telaşlı, mükemmeliyetçi, aceleci, düşünce ve duygularını bastıran, aşırı hırslı insanların panik atağa yakalanma riski oldukça yüksek.

Klinik psilokoğu Dr. Aylin İlden Koçkar, “Stresli insan huzursuz, mutsuz bir insandır. Etrafıyla didişen insandır. Aslında belki çok iyi bir insandır ama yükü çok fazladır. Onun kafasındaki yük çok fazladır.” dedi.

Psikoterapi ve ilaç tedavisinin birlikte uygulanması sonucu, tedavideki başarı oranı yüzde 90′lara kadar ulaşıyor. Tedavi sürecinde ve sonrasında sosyal faaliyetlere katılmak, spor yapmak veya müzikle uğraşmak önemli bir unsur.

Panik atak hastaları doğru nefes alıp vermeye de dikkat etmeli. Çünkü yetersiz nefes kalp çarpıntısına ve dolayısıyla insanda panik oluyorum gibi bir endişeye yolaçıyor.

h1

İZ BIRAKAN DEĞERLERİMİZ

Kasım 17, 2008

ERDEM BEYAZIT

http://www.youtube.com/watch?v=5MoyDZpXQVg

SELEHADDİN EYYÜBİ

http://www.youtube.com/watch?v=_8zwmvALqCU

MUHAMMED İKBAL

http://www.youtube.com/watch?v=gFZNfevU0as

CEMİL MERİÇ

http://www.youtube.com/watch?v=1p9Qk2stLtg

SEYRANİ

http://www.youtube.com/watch?v=-rNcvhW2GUs

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ

http://www.youtube.com/watch?v=B0G0csEXtz0

ASIM KÖKSAL

http://www.youtube.com/watch?v=jkHpXsH9S4E

ZEYNEP GAZALİ

http://www.youtube.com/watch?v=jtoce9MGhY0

MUHAMMED ABDUH

http://www.youtube.com/watch?v=eELibErbGSg

BUHARİ

http://www.youtube.com/watch?v=xs8agjUYY8A

ÖMER MUHTAR

http://www.youtube.com/watch?v=CFiBElvxXos

ABDULLAH HARUN

http://www.youtube.com/watch?v=OrH6D0uxqQk

ALİ ŞERİATİ

http://www.youtube.com/watch?v=26OGrB9iejc

HZ. AİŞE 1

http://www.youtube.com/watch?v=iNi2guDwxUI

HZ. AİŞE 2

http://www.youtube.com/watch?v=GKoDL1nt3JE

M.SAİD ÇEKMEGİL

http://www.youtube.com/watch?v=JpicxVLOvDw

İSMAİL RACİ EL-FARUKİ

http://www.youtube.com/watch?v=D336p-DYvac

NURETTİN TOPÇU

http://www.youtube.com/watch?v=uQtVpSGQy9E

BATTAL GAZİ

http://www.youtube.com/watch?v=45SgeMiLsw4

CAHİT ZARİFOĞLU

http://www.youtube.com/watch?v=IcHaFjxUAMA

AHMET YESEVİ

http://www.youtube.com/watch?v=3vZMofkfIzA

MUSA CARULLAH BİGİYEV

http://www.youtube.com/watch?v=0ALXHZQEA3k

ALİYA İZZET BEGOVİÇ 1

http://www.youtube.com/watch?v=t1Ct8g15-Pc

ALİYA İZZET BEGOVİÇ 2

http://www.youtube.com/watch?v=ZE5Ttl0NADM

MUHAMMED HAMİDULLAH

http://www.youtube.com/watch?v=Zsu50CWtVas

ŞULE YÜKSEL ŞENLER

http://www.youtube.com/watch?v=BZMhO_EguGY

SEYYİD KUTUP

http://www.youtube.com/watch?v=8kDiX5QHFNY

MALCOLM X

http://www.youtube.com/watch?v=6nbRtLlqDNk

TOSHİKO İZUTSU

http://www.youtube.com/watch?v=9f47NkGrEMQ

AKİF İNAN

http://www.youtube.com/watch?v=7m0DWmkbcm8

NECİP FAZIL

http://www.youtube.com/watch?v=F9SotgBGImA

MARTİN LİNGS

http://www.youtube.com/watch?v=HpZFCmhUV_4

NASREDDİN HOCA

http://www.youtube.com/watch?v=kg-F-BQrMA4

ÖMER BİN ABDULAZİZ

http://www.youtube.com/watch?v=F9PVo9Ui8so

MUHAMMED ESED

http://www.youtube.com/watch?v=wjNckOaRy24

AHMET BİN HANBEL

http://www.youtube.com/watch?v=XbUiFHTNtH8

ALAADDİN ÖZDENÖREN

http://www.youtube.com/watch?v=mySuIrT-eTo

FAZLURRAHMAN

http://www.youtube.com/watch?v=k6z8-H2d0cU

HZ. HÜSEYİN-KERBELA

http://www.youtube.com/watch?v=Wm4zUFCFCps

MUHAMMED ZAHİD KEVSERİ

http://www.youtube.com/watch?v=OHL6oX-PNTk

HASAN EL BENNA

http://www.youtube.com/watch?v=B7IiFTPldG0

İBN SİNA

http://www.youtube.com/watch?v=yiznBif9JoM

ŞEYH AHMET YASİN

PROGRAMLARIN TAMAMINI İZLEMEK İÇİN

SELAHADDİN EYYÜBİ

http://rapidshare.com/files/209093102/selahaddin_eyyubi1.avi

http://rapidshare.com/files/209161782/selahaddin_eyyubi2.avi

http://rapidshare.com/files/209185994/selahaddin_eyyubi3.avi

NURETTİN TOPÇU

http://rapidshare.com/files/209222200/nurettin_topcu1.avi

http://rapidshare.com/files/209263629/nurettin_topcu2.avi

http://rapidshare.com/files/209295044/nurettin_topcu3.avi

CEMİL MERİÇ

http://rapidshare.com/files/209448246/cemil_meric1.avi

http://rapidshare.com/files/209481450/cemil_meric2.avi

http://rapidshare.com/files/209507780/cemil_meric3.avi

M.AKİF ERSOY

http://rapidshare.com/files/209533329/M.Akif_Ersoy1.wmv

http://rapidshare.com/files/209547138/M.Akif_Ersoy2.wmv

http://rapidshare.com/files/209562584/M.Akif_Ersoy_3.wmv

CAHİT ZARİFOĞLU

http://rapidshare.com/files/209586287/cahit_zarifoglu1.avi

http://rapidshare.com/files/209641397/cahit_zarifoglu2.avi

http://rapidshare.com/files/209789214/cahit_zarifoglu3.avi

BATTAL GAZİ

http://rapidshare.com/files/209820673/Battal_Gazi1.avi

http://rapidshare.com/files/209906190/Battal_Gazi2.avi

http://rapidshare.com/files/209950588/Battal_Gazi3.avi

İSMAİL EL FARUKİ

http://rapidshare.com/files/209997980/ismail_el_faruki1.avi

http://rapidshare.com/files/210038351/ismail_el_faruki2.avi

http://rapidshare.com/files/210074476/ismail_el_faruki3.avi

MUHAMMED ESED

http://rapidshare.com/files/210168351/muhammed_esed1.avi

http://rapidshare.com/files/210198406/muhammed_esed2.avi

http://rapidshare.com/files/210225413/muhammed_esed3.avi

MARTİN LİNGS

http://rapidshare.com/files/210275510/martin_lings1.avi

http://rapidshare.com/files/210280024/martin_lings2.avi

http://rapidshare.com/files/210302673/martin_lings3.avi

AHMET YESEVİ

http://rapidshare.com/files/208485022/boeluem1.avi

http://rapidshare.com/files/208509886/bolum_2.avi

ERCÜMENT ÖZKAN

http://rapidshare.com/files/208837876/erc_ment__zkan1.avi

http://rapidshare.com/files/208879894/erc_ment__zkan_2.avi

http://rapidshare.com/files/209054049/erc_ment__zkan_3.avi

İBN SİNA

http://rapidshare.com/files/210322251/ibn_sina1.avi

http://rapidshare.com/files/210446126/ibn_sina2.avi

http://rapidshare.com/files/210494023/ibn_sina3.avi

ŞEYH AHMET YASİN

http://rapidshare.com/files/212468389/seyh_ahmet_yasin1.avi

http://rapidshare.com/files/212512547/seyh_ahmet_yasin2.avi

http://rapidshare.com/files/212575538/seyh_ahmet_yasin3.avi

http://rapidshare.com/files/212618439/seyh_ahmet_yasin4.avi


h1

Herkes Hipnoz olabilir mi ve herkes Hipnoz yapabilir mi?

Kasım 3, 2008

Herkes Hipnoz olabilir mi?

Demans hastaları, geri zekalılar, çok yaşlanmış dikkatini bir noktada toplayamayanlar, ciddi akıl hastaları ve küçük çocuklar dışında hemen herkes hipnotize olabilir.

Herkes Hipnoz yapabilr mi?

Evet . Şartları yerine getirdikten sonra herkes hipnoz yapabilir. Ama bazı insanlar bunu daha kolay gerçekleştirirler. Hipnoz olmaya istekli bir kişi , hakikaten hipnoz yapmak isteyen birisi tarafından kolaylıkla transa sokulabilir ama sonrası ne olur bilemem. Dolayısıyla hekimlerin dışındaki insanların bu işle uğraşması tamiri güç durumlara sebep olabilir. Hele ruhsal sorunların tedavisinde Psikiyatristlerin dışında insanların hipnozu kullanmasının kasabın ameliyat yapmasından hiçbir farkı olmadığını hatırlatmak isterim. İşi ehline yani Yazının devamını oku »

h1

Bir Arayış Yolcusu Tolstoy

Ekim 30, 2008
Düşünce tarihinde, “Sanat nedir ve sanatçı neye hizmet eder?” soruları mühim bir yer işgal eder. Tarih boyunca bu sorulara cevap aranırken, bir tarafta ‘idealist’ diğer yanda ‘materyalist’ çizgide düşünceler ileri sürüldü. Ortaya konan eserlerdeki yorumlar, sanatçı ve filozofların gerçek hayatlarına tercüman olmuş gibiydi. Kişiler ne kadar faziletli yaşadıysalar, eserleri de o ölçüde hikmete yakın olabildi. Bu açıdan hakikaten büyük olan veya bir şekilde büyük kabul edilen şahsiyetlerin eserlerine odaklanmadan evvel, mümkünse hayatlarına bakmak gerekir. Bu noktada dikkate değer isimlerden biri de on dokuzuncu yüzyılın dahi romancısı Lev Nikolayeviç Tolstoy’dur.
Tolstoy, Rusya’daki Tula ilinde Yasnaya Polyana’da doğdu. İtibarlı bir aileden geliyordu; babası büyük bir toprak zengini, annesi de bir prensesti. Birçok deha gibi o da çocukluğundan itibaren kendini olgunlaştıracak imtihanlara tâbi oldu. Küçükken anne ve babasını kaybetti; bakımını halası üstlendi. Talebelik yıllarında hummalı bir şekilde kendisini ilme verdi; askeriyeye girdi ve bu süreçte yavaş yavaş edebiyatın derinliklerine açıldı. Askerlikten sonra Avrupa’yı gezerek Batı insanı ve düşüncesini tanımaya çalıştı. Avrupa seyahatlerinden döndükten sonra idealist bir tavırla eğitim gönüllülüğüne soyundu ve bir köy okulu açtı. Maddî imkânları yeterli olmasına rağmen bu okulun bahçesinde ve tarlalarda çalıştı; zîrâ kişinin alın terinin kutsiyetine inanıyordu. Yakın çiftliklerden birinde oturan Sofya adında bir kadınla evlendi ve ondan on üç çocuğu oldu; ama ufku yetersiz olan bu hanım, Tolstoy’un ruh dünyasını pek anlayamadığı için yapılan izdivaç bir imtihan cenderesine dönüştü. Sokrates gibi Tolstoy da eşiyle olan problemleriyle meşhur oldu. Eşiyle yaptığı kavgalardan sonra bir gün evden ayrıldı ve İstanbul’a gitmek için beklediği tren istasyonunda, daha önce yakalandığı zatürreden dolayı 7 Kasım 1910’da vefat etti.
Tolstoy’un edebî ve felsefî yolculuğuna baktığımızda, onun yıllarca değişik mecralarda yol aldıktan sonra, bilhassa olgunluk döneminde yoğun bir şekilde dine yöneldiğini görmekteyiz. Çarlık Rusya’sındaki haksızlıklar, içtimaî dengesizlikler ve ahlâkî yozlaşmalar kendini derinden üzdüğünden, hayatın mânâsına ve daha iyi bir sosyal nizamın nasıl olabileceğine dâir ciddi bir arayışa girdi. Bu sorgulamalarda kişinin tamamen ilâhî adaletten yana tavır geliştirmesi, dahası haksızlıklara karşı çıkmayı mesuliyet bilmesi gerektiği neticesine ulaştı. Tolstoy bundan sonra içtimâî değişmelerden önce ahlâkî gelişmenin olması gerektiğini savundu. “Birbirimize doğru değil, bizi Yaratan’a doğru gitmeliyiz hepimiz. Yaratan’a yaklaşmaya gelince de, bu ancak insanın kendi gayretiyle yapacağı hususi bir şeydir.” diyerek okurlarını ve dostlarını bu büyük mânevî ve ahlâkî yolculuğa ikna etmeye çalıştı. Ülkesinde devrim yapılmasını isteyenlerin gürültülerinin ayyuka çıktığı dönemlerde, Tolstoy sürekli olarak hep yüreklerde gerçekleşmesi gereken mânevî inkılâba vurgu yaptı. Fedakârlığı, gönüllülüğü, tüketimde eşitliği, sefahat bataklığından kurtulmayı ve inancının gerektirdiği uhuvvet anlayışını hüküm ferma kılmayı tavsiye etti. Yazdıklarını, mümkün mertebe hayatında da uygulamaya çalıştı. Öyle ki imkânı ölçüsünde gelirlerini hayırlara adadı; topraklarını köylüleriyle paylaştı; riyazet yaptı, tarlalarda bir ırgat gibi çalıştı ve yeri geldiğinde ayakkabılarını dahi kendi tamir etti.
“Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi büyük eserlerinden sonra, “Sanat Nedir” adlı kitabıyla felsefî anlayışını ‘sanat’ kavramı etrafında netleştirdi. Ona göre sanat eseri büyük hakikatin dellâlı olmalıydı. Sanatçı; zenginler ve entelektüeller için üreten bir kişi olamazdı. Onun nazarında gerçek sanat eseri, herkesin içindeki ortak doğruyu anlamalı ve herkes tarafından anlaşılabilmeliydi. Ona göre sanatçı; kardeşlik duygusuna, sadeliğe, sevgiye ve tertemiz bir dindarlığa meftun olan kişiydi. Evrensel kardeşlik idealini işlemek ise Tolstoy’a göre sanatçının en önemli ödeviydi. Belli bir sınıfın ruh hâlini anlatan, gerilime kilitlenen, basit cismanî duyguları anlatan kitaplar gerçek eser değillerdi onun nazarında. Bu noktada kendi “Harb ve Sulh” adlı eseri başta olmak üzere, Dante, Shakespeare, Zola, Baudelaire, Flaubert ve Hugo gibi isimler dâhil, nicelerinin yazdıklarının gerçek mânâda sanat eseri sayılamayacağını söyler. “Allah Hakikatı Görür” ve “Kafkas Mahpusu” adlı eserleri hâriç, kendi yazdıklarının da “hakiki sanat eseri” olmadığını hatırlatır. İyi bir esere en güzel örnek olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in “en güzel kıssa” diye nitelendirdiği Hz. Yusuf (as) kıssasını gösterir. Samimi olmayan, âlemşümûl düsturları merkezine almayan, halka ulaşamayan ve en önemlisi de ahlâkî mânâda sağlam olmayan sanatçıya karşı tavır alır. Ormanda görüp korktuğu bir kurdu anlatan çocuk ne kadar inandırıcı, heyecanlı ve saf ise, Tolstoy’a göre sanatçı da hakikati anlatırken o ölçüde heyecanlı, o ölçüde inandırıcı ve duru olmalıdır.
Tolstoy, “Harb ve Sulh”, “Anna Karenina” gibi dev eserlerini yazdıktan sonra ününün zirvesindeyken ciddi bir felsefî buhranın içine girmiş olmasına rağmen, ömrünün son demlerine doğru bunları aşarak yukarıda anlatılan hayat ve sanat anlayışına gelebilmişti. Ömrünün son yıllarını “İtiraflarım”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, “İnsan Ne İle Yaşar?” gibi daha ziyade iç yolculuklara dâir eserlere ayıran bu müstesna dimağ, ölümüne iki yıl kala İslâmiyet’e ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve “Abdullah El-Sühreverdi”nin Hindistan’da basılmış, “Hz. Muhammed’in (sas) Hadîsleri” adlı kitabını okumuştu. Bu hadîslerden kendince güzel bir derleme yapmış ve Posrednik Yayınevi’nde basılan eserlerinin arasına bunu da koydurmuştu. Ciddi bir roman okuru olan Rus halkının Tolstoy’a hissi bağlılığı dikkate alındığında, bu hadîs derlemesinin ülkede İslâm’a olan alâkayı artıracağı muhakkaktı. Durumu fark eden ve dine karşı keskin duran iktidarlar, bu çalışmayı toplu basımların arasından çıkarmış ve Tolstoy’un Müslüman olduğunu iddia eden her belgeyi gizlemeye dikkat etmiştir.
Hâl böyle olmasına rağmen, Tolstoy etrafındakileri açık bir şekilde İslâm’a davet etmişti. Nitekim, bilgi eksikliğinden dolayı “Hz. Muhammed’in Kur’ân’a Girmemiş Hadîsleri” diye hazırlanan ama “Hz. Muhammed” diye düzeltilip Türkçe’ye kazandırılan bu eserinde, kendisinin telkiniyle çocukları Müslüman olmuş bir Rus kadına, Yelena Vekilov’a, yazdığı mektupta şunları ifade ediyordu: “…Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da, benim için Muhammedilik, Hristiyanlıkla mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği, tek Allah’ı ve onun peygamberini kabul ederdi.” Buradaki “Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı” şeklindeki ifade, İslâm akidesi açısından doğru olmasa da, bunu, Tolstoy’un İslâm’ı el yordamıyla öğrenmesine verip, onun esas derdine dikkat etmek gerekir.
Beri tarafta, söz konusu eserin girişinden öğrendiğimiz kadarıyla, kendisi de sonradan Müslüman olan dinler tarihi uzmanı Valeriya Porohova, SSCB’nin yıkılmasından sonra, medyada Tolstoy’un Müslümanlığına dâir bilinmeyenleri açık açık tartışmıştı. Sovyet hükümetleri yıllar boyunca gizlemiş olsa da, Bayan Porohova’nın açıklamalarına göre Tolstoy, ömrünün sonunda Müslüman olmuş ve kendi vasiyeti üzerine İslâm kaidelerine göre defnedilmişti. Onun mezarının üzerinde Hristiyanlık sembolü olan haçın olmaması da Porohova’ya göre Tolstoy’un Müslümanlığının açık bir ispatıydı.
Tolstoy’un Müslüman olup olmamasının yanında, edebiyat tarihi açısından asıl ilginç olan, Tolstoy’un İslâm’ı ‘son din’ olarak kabul etmesinin sebebinin ne olduğu, dahası Efendimiz’in (sas) hangi yönünün onu cezbettiğiydi. Bayan Yelena Vekilov’a hitaben yazdığı ve daha önce 1978’de “Literaturniy Azerbaydjan” dergisinin 12. sayısında (sayfa 114) yayımlanan mektubunda Muhammediliğin doğru yol olduğunu söyledikten sonra özetle şunu ifade ediyordu: “Esasen Veda’nın, Buda’nın Konfüçyus’un Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın öğretilerinde ortak ve evrensel doğrular vardı. Ama bu öğretiler kurucularının ölümünden sonra câhillerin elinde bozulmaya uğradı. İnsanlar dinin gerçeklerini açalım derken özünden iyice uzaklaştılar. Tarihî açıdan zamanımıza en uzak olanlar, bu tahrife en fazla uğramış olanlardır. Bu açıdan öz itibariyle bir olmalarına rağmen Hinduizm Budizm’e göre, Budizm Musevilik’e göre, Musevilik Hristiyanlık’a göre daha fazla bir tahrife uğramıştır. Ama en son din olan İslâm, hem kitabına hem de ritüellerine bakıldığında, bozulmaya uğramadan günümüze gelmiş olması itibariyle, Kilise Hristiyanlığı’na karşı tartışılmaz bir üstünlük içindedir.”
Bütün bunları söyleyen Tolstoy yazdıklarıyla, hayatıyla asrın sembol isimlerinden biri oldu; ama acıdır ki, esas dikkat çekmesi gereken iç yolculukları, hem kendi ülkesindeki ideologları hem de son asrın materyalist mahfilleri tarafından gündemden uzak tutulmaya çalışıldı. Tolstoy’un ciddi acı ve emeklerle sürdürdüğü mânevî yolculuğu, “Hristiyan Anarşizmi” gibi onu tariften uzak, ucuz ve sathî kavramlara sıkıştırılmaya çalışıldı. Fakat o hayatıyla hem Rus toplumu, hem de kendisinden sonra yaşayanlar için, gerçeğe yaklaşma noktasında âdeta bir deniz feneri gibi hep parladı. Eserleriyle klâsiklerin tahtına oturdu; hayatı ve düşünceleriyle de dünyaya örnek oldu.

Kaynaklar
- Lev Tolstoy, Anna Karenina, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, Sekizinci Baskı.
- Tolstoy. İtiraflarım, Timaş Yayınları, Çeviren, İhsan Özdemir, İstanbul 2005.
- Tolstoy. Sanat Nedir, Çeviren Kabil Demirkıran, Şule Yayınları, İstanbul 2000.
- Tolstoy. Hz. Muhammed, Rusça’dan Azerice’ye Çeviren, Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev, Azerice’den Türkçe’ye Çeviren, Arif Aslan, Karakutu Yayınları, İstanbul, Kasım 2006.
- Tolstoy. Aile Mutluluğu, İnkılâp Yayınları, İstanbul.
- Tosltoy’dan Ruha Dokunan Düşünceler. Hazırlayan, Esra Uluç, Carpe Diem Yayınları, İstanbul, Ocak 2006.

 Hüseyin BAYÇÖL

h1

FELSEFE VE EĞİTİM

Ekim 30, 2008

Felsefesi olmayan bir toplumun mektebi olmaz (N. Topçu).

2006-2007 Eğitim Öğretim yılı açılıyor. Çocuklarımız ve gençlerimiz yeni bir yaz tatiline kadar yaklaşık bir yıl sürecek olan bir maratona yeniden başlıyorlar.

Ancak, okul öncesi eğitimden üniversiteye, 20 milyona yaklaşan öğrenci ve bir milyona yaklaşan eğitimci kadrosuyla eğitim sistemimiz, fiziki imkân, yeterli öğretim kadrosu, fırsat eşitsizliği, öğrenci seçme sistemi, eğitimde nitelik vb konularda birçok sorunla karşı karşıya bulunuyor. Eğitim sistemimiz mevcut haliyle geleceğin bilgi toplumunu kuracak ve dünya ile rekabet edecek kuşakları yetiştirmekten uzak gözükmektedir.

Bu olumsuzlukları elimine edecek bir eğitim nasıl kurgulanabilir? Böyle bir eğitimin temel amaçları ne olmalıdır. Elbette ki bir olgu olarak eğitimin temel hedefleri, toplumun eğitimden felsefi anlamda ne beklediğiyle yakından ilgilidir. Nasıl ki, düşünce olmadan, eylem olmazsa; belirlenmiş bir eğitim felsefesi olmadan da bir eğitim anlayışı ve eğitim sistemi olmaz. N. Topçu, bu gerçeği “Felsefesi olmayan bir milletin mektebi olmaz” sözüyle ifade etmiştir. Eğitim felsefesi, eğitim uygulamalarına yön veren bir disiplindir; eğitim çalışmalarını yönlendirir, insanların hangi amaçlar için nasıl yetiştirileceği konusunda yol gösterir ve eğitim çabalarının coğrafya, tarih, insan, toplum ve kültürel özelliklere uyumlu olarak sürmesini sağlar.

Eğitim açısından felsefenin en önemli görevi, eğitim için bir değerler ve hedefler sistemi geliştirmektir. Felsefe bunu yaparken toplum gerçeğinden yola çıkar; yani toplumun kültürel değerlerini, insan ve toplumsal özelliklerini dikkate alır. Eğitim ise, felsefe tarafından ortaya konulan bu ilke ve hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ve istenilen özelliklerin insanlara nasıl kazandırılacağıyla ilgilenir. Kısacası, eğitimin temel hedefleri, ilgili kişi ya da toplumların, inançları, örf ve gelenekleri, tarihi geçmişi, gelecek tasavvuru, insan ve toplum özellikleri, hatta iklim ve coğrafi durumları dikkate alınarak belirlenir. Aksi taktirde, kaos, toplumsal çözülme ve yabancılaşma kaçınılmazdır.

“Eğitimi; insanı, bedensel, zihinsel, duygusal ve entelektüel yönden geliştirme, bir ilişkiler ağı ortamında toplumsallaştırma, milli kültür ve evrensel değerlerle donatma ve etkin bir yaşam sürmesini sağlayacak bilgi ve beceriler kazandırma çabalarının toplamı” olarak tanımlayabiliriz.

İlk çağlardan beri, eğitimin amaçları konusunda görüşler ileri süren düşünür ve eğitimciler konuyu genel olarak birey ve toplum açısından ele almışlardır. Eğitimin bireysel hedeflerine ağırlık veren düşünür ve eğitimciler bireyi temel alan ve daha özgürlükçü bir eğitim anlayışını savunurken, toplumsal hedeflere ağırlık veren düşünür ve eğitimciler ise, toplumcu ve disiplinci bir eğitim anlayışını öne çıkarmışlardır. Bu ayrışmanın bir sonucu olarak, tarihsel süreçte biri birey, diğeri toplum eksenli olmak üzere iki eğitim anlayışı gelişmiş ve bugünlere taşınmıştır. Bu iki yaklaşım günümüzde “öğrenci merkezli eğitim” ve “öğretmen merkezli eğitim” tanımlamalarında da kendini göstermektedir.

Realizmden İdealizme, Natüralizmden Marksizm’e, Pragmatizmden Varoluşçuluğa eğitim konusunda görüşler ileri süren birçok felsefi akım fert, toplum ve özgürlük gibi olgulara yaklaşımlarıyla birbirlerinden ayrılmıştır.

Yukarıda bahsedilen iki yaklaşım günümüzde de yaygın bir uygulama alanı bulmakta ve günümüz eğitim anlayışlarının temel ayrışma noktasını oluşturmaktadır. Ancak, son zamanlarda çevre, nükleer silahlanma, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi alanlarda yaşanan sorunlar, dünyadaki tüm insanların ve ülkelerin birbirlerine bağımlılıklarının artması vs sebeplerle eğitim bireysel ve toplumsal boyutlarının yanı sıra küresel hedefleri boyutuyla da ele alınır olmuştur.

Din, devlet, vatan, eğitim, eğitim kurumları kısaca her şeyin birey için olduğunu, bireyin baskı altına alınmaması hatta tam tersine özgür bırakılması gerektiğini ileri süren “Bireyci ve özgürlükçü” eğitim anlayışı, Batıda, Rousseau, Ellen Key, Herbart Spencer ve Jean Marie Guyeau gibi düşünürler tarafından savunulurken, ülkemizde ise, Satı Bey ve Prens Sabahattin gibi eğitimci ve sosyal bilimciler tarafından savunulmuştur.

Grup, cemaat ve toplumu, bireyin önüne alan ve tüm bireylerin toplumun çıkarları doğrultusunda şekillendirilebileceği görüşünü savunan “Toplumcu ve disiplinci” yaklaşım ise, batıda Eflatun, Hegel ve Durkheim gibi düşünürler tarafından, ülkemizde ise, Ziya Gökalp, Emrullah Efendi ve İ. H. Baltacıoğlu gibi eğitimciler tarafından savunula gelmiştir. Ancak, ülkemizde son dönemlere kadar uygulanan, temelde toplumcu ve disiplinci bir tona sahip eğitim anlayışı üzerinde bugüne kadar en çok etkili olan iki isim dışarıda Durkheim, içeride ise Z. Gökalp’tir.

Eğitime psikolojik yaklaşım olarak da bilinen “Bireyci ve özgürlükçü” eğitim anlayışının siyasi ve sosyal yansımaları demokratik, âdemi merkeziyetçi ve özgürlükçü toplumsal modeller olarak ortaya çıkarken, eğitime sosyolojik yaklaşım olarak da bilinen “Toplumcu ve disiplinci” eğitim anlayışının siyasi ve sosyal yansımaları ise merkeziyetçi, totaliter ve baskıcı toplumsal modeller olmaktadır.

Birinci anlayış, en ileri uygulamalarını Ivan Illich’in “Okulsuz Toplum” ve A. S. Neil’in “Serbest Okul” kuramlarında, P. Feyerabend gibi düşünürlerin düşüncelerinde ve Varoluşçuluk gibi akımların yaklaşımlarında bulurken, ikinci anlayış en uç ve aşırı uygulamalarını John Dewey ve B. F. Skinner gibi davranışçı düşünürlerin görüşlerinde ve Hitler, Mussoloni ve Stalin gibi liderlerin uygulamalarında bulmuştur.

Bireyci ve özgürlükçü eğitim anlayışında; fertlerin ilim, düşünce ve sanatta hür bir ortam içinde ilerlemeleri daha kolay ve hızlı olurken, toplumsal sorumluluk bilinci yeterince verilemediğinden, özgürlüğün başıboşluğa, sorumsuzluğa ve nihayetinde anarşiye kadar gitmesi söz konusu olabilmektedir. Ancak, toplumcu ve disiplinci eğitim anlayışında ise, toplum ve devlet çıkarları aşırı önemsenirken, fertlerin şahsi kabiliyet, yetenek ve üretkenlikleri yeterince önemsenmemekte, bunların gelişmesi için özgür bir ortam yaratılamamaktadır.

Sonuçta bu tür ortamlarda analitik düşünce gelişememekte, ifade, düşünce ve inanç özgürlüğü sağlanamamakta ve insanlar baskı altına alınmaktadır. En kötüsü ise, çoğu durumlarda tüm bu uygulamaların, toplumun, ülkenin ya da vatanın çıkarları denilerek, bir avuç oligarşinin egemenliklerinin devamı ve çıkarları için yapılıyor olmasıdır. Bugün, bunun uygulamalarını, halkla devlet arasında siyasi meşruiyet sorunu yaşanan birçok ülkede görmek mümkündür. Faşist ve komünist ülkelerde bu çarpıtma devletin çekirdeğine yerleşmiş bir zümre adına yapılırken, kapitalist ülkelerde komprador burjuvazi adına yapılmaktadır.

Nasıl ki ilaçla tedavide dozun iyi ayarlanması çok önemliyse, birey ile toplum, özgürlük ile disiplin, yerellik ile evrensellik arasındaki dengenin ayarlanması da çok önemlidir. Bunların hepsi de bir diğerine kurban edilemeyecek kadar önemli olgulardır. Gerçekten toplumun çıkarları öncelenerek eğitim sistemine belirli bir içerik ve form kazandırılabilir. Ancak, önemli olan bunun gerçekten toplumun, milletin ve ülkenin yararına yapılıyor olması ve bunun toplumsal uzlaşma sonucu belirlenmesidir. Yoksa belirli bir eğitim anlayışı, toplum adına denilerek, belirli bir çıkar grubunun hırs, çıkar ve egemenliklerini garanti altına almak amacıyla dayatılıyorsa orada bir sorun, bir illüzyon, bir kandırmaca var demektir.

Yukarıda bahsedilen eğitim anlayışlarının her ikisi de birbirine zıt özellikler taşımalarına rağmen, eğitim tarihi boyunca uygulana gelmiştir. Bu onların her ikisinin de doğruluk payı taşımalarından ve bazı yönleriyle insan ve toplum gerçeğine yaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanın, doğuştan getirdiği ve onu diğer insanlardan ayrı kılan birçok özellikleri dikkate alınmadan yetiştirilemeyeceği gibi, toplumsal gerçekler ve küresel kaygılar dikkate alınmadan da yetiştirilemez. Esas olan, bireysel, toplumsal ve küresel ihtiyaçlara cevap verebilecek bir eğitim anlayışının cari kılınmasıdır.

Aslında, eğitimcilerin üzerinde düşünmeleri ve çözüm bulmaları gereken ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Acaba, hem ferdin hürriyetlerini garanti altına alan, hem toplumun değer yargılarını, disiplin anlayışını, dayanışma ruhunu ve karşılıklı güven ortamını koruyan, hem de tüm insanlarla aynı dünyayı paylaşma bilinci kazandıran bir eğitim felsefesini nasıl cari kılabiliriz. Nasıl bağımsız düşünen, üretken, sağduyulu, biz bilincine sahip, dayanışmacı, yurtsever, yetenekli ve sorumluluk sahibi genç insanlar yetiştirebiliriz. Global düşünmenin yanında yerel yaşamasını bilen, özgür ve bağımsız olmanın yanı sıra toplumsal bilinçten kopmayan… Ya da başka türlü ifade etmek gerekirse, N. Hikmet’in bir şiirinde geçtiği üzere, insanların “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” yaşayabilecekleri, ya da Muhammed İkbal’in ifadesiyle “Hem kervanla yürüyüp hem de yalnız olabilecekleri” bir eğitim yaklaşımını nasıl gerçekleştirebiliriz.

Coğrafi açıdan aşkın vatanı doğu ile aklın vatanı batı arasında konumlanan ve tarihinde aşk ile akıl arasında başarılı sentezler gerçekleştirmiş olan Anadolu ve Anadolu insanı yukarıda bahsedilen iki eğitim yaklaşımı arasında da başarılı sentezler yapma potansiyeline sahiptir. Bazılarının sandığı gibi sentez kolaycılık değil, tam tersine zor olana talip olma ve orta yol (optimal denge) arayışıdır.

Tüm bunlar, eğitimin hedeflerinin hem birey açısından, hem toplum açısından, hem de küresel kaygılar açısından ele alınması gereğini ortaya koymaktadır. Ülke ve dünya gerçekleri dikkate alındığında, ülkemiz ve ülkemiz insanı için bu hedefler neler olmalıdır?
                                

Doç. İbrahim Gezer

h1

Anket: Psikolojik testlerin doğruluğuna inanır mısınız?

Ekim 16, 2008