h1

İşyerlerindeki kabus:duygusal taciz

Ekim 10, 2011

İşyerlerindeki kabus:duygusal taciz

* Mobbingi tanımlayan anahtar kelimeler: Yıldırma, duygusal taciz, iş yeri terörü.
* İngilizce “mobbing” kavramı, “mob” kökünden geliyor. “Mob” sözcüğü, aşırı şiddetle ilişkili ve yasaya uygun olmayan kalabalık anlamında. Sözcük Latince “mobile vulgus” dan türemiş. “Mobbing” sözcüğü ise çevresini kuşatma, topluca saldırma ya da sıkıntı verme anlamında kullanılıyor.

* “Mobbing” sözcüğü ilk olarak hayvan davranışlarını inceleyen Konrad Lorenz tarafından 1960’larda kullanılmış. Lorenz, bu sözcükle büyük bir hayvanın tehdidine karşı daha küçük hayvan gruplarından gelen karşı saldırıları isimlendirmiş.

* Daha sonra bu terim, İsveçli hekim Peter-Paul Heinemann tarafından çocuklardan oluşan küçük grupların yine tek bir çocuğa karşı giriştiği zarar verici davranışları tanımlamada kullanılmış.

* 1980’lerin başlarında ise Heinz Leymann, bu sözcük ile iş yerlerindeki benzer davranışları isimlendirmiş.

Çok sevdiğiniz bir işi yapıyorsunuz, gerçekten de tüm enerjinizi işinize vermek istiyorsunuz ama bir süredir tuhaf şeyler oluyor. Sanki yöneticileriniz başta olmak üzere çoğu iş arkadaşınız size karşı. Yaptığınız işlere burun kıvırılıyor, siz bakınca bakışlar kaçırılıyor, topluluklara alınmak istenmediğnizi fark ediyorsunuz. Kısacası artık neredeyse özgüveniniz yok olmak üzere. Ve içten içe biliyorsunuz ki, size aslında psikolojik bir baskı uygulanıyor.

Dünyada bu durumun adı Mobbing. Ve kelimenin Türkçe karşılığı ise duygusa taciz ya da terör anlamına geliyor. Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi Yöneticisi Prof. Dr. Psikiyatr Nevzat Tarhan, “Mobbing”in, sistematik şekilde ve bilinçli bir baskı yapmak anlamına geldiğini ve karşı tarafı pasifize etmek amacı taşıdığını belirtiyor. Tarhan’a göre işyerinde duygusal terör uygulayan yöneticiler, baskıcı otoriter ve totaliter kişilik yapısına sahip insanlar ve kendi fikirlerini zorla kabul ettirmek istiyorlar. Kesinlikle eleştiriye kapalılar. Ve farklı düşünceye toleransları yok. Mobbing, güvenlik kurumlarında, üst yöneticilerde bir meslek  hastalığı  olarak sık görülüyor.

Sessizlik oluşturur fakat uzun vadede verimi düşürür

Dünyanın da gündeminde olan bu konu işyerlerindeki verim açısından gerçekten önem taşıyor çünkü bu durumda bırakılan kişinin sosyal ilişkilerine saldırılıyor. Tükenmişlik ve yılgınlık duyguları oluşturulmaya çalışılıyor. Örneğin Mobbing’i uygulayan kişi, selamlaşmaz, konuşmaz, o kişi orada yokmuş gibi davranır. Karşı olduğu kişinin itibarına saldırır. Alay eder, arkasından konuşur, insanı canından bezdirir, istifa ve kavgaya sürükler…

Mesleki konumuna saldırır. Özel görevler vermez. Özgüveni kaybettirmek için verdiği işi geri alır. Psikolojik sağlığı tehdit eder. Ağır işlere yönlendirir. Genellikle işyerinde yöneticiler çalışanlara uygular. Okulda öğrencilere, ailelerde çocuklara ve eşe uygular, bu durum kurbanı intihara kadar götürebilir.

Mobbingin sonuçları

Kendisine mobbing uygulanan kişinin çalışma motivasyonu düşer, iş verimi azalır Duygusal saldırıya karşı her sabah işe gerilimle gelir. Daha çok hata yapar. Kişide sinirlilik, panik ataklar, depresyon ve intihara varan ruh sağlığı bozuklukları doğurur.

İşyerinde kadınlara karşı cinsel yakıştırmalar,  müstehcen fıkralar karşı tarafta utanma duygusu uyandıracak yaklaşımlar da birer mobbingdir.

Uygulanan  kişi karşı tarafı, düşünen beynini harekete geçirerek yenebilir. Olayı anlamak, algılamak ve yorumlamak için verileri iyice analiz etmek gerekir. Yıldırma hareketi niyetlenmiş mi, niyetlenmemiş mi bunu iyi anlamak gerekir  Niyetlenmemiş psikolojik yıldırmalar el sıkmama, selam vermeme gibi davranışları mobbing değil duygusal, ilkel tepki olarak anlamak gerekir. Kişinin yaşadıklarını ve verileri beraber değerlendirmek gerekir. Aslında mobbing uygulayan kişiler olgun değillerdir. Sözel ifadelerden korkarlar ve güvensizdirler. Ayrıca kıskançtırlar. Kişilik bozukluğu da olabilir. Emrinde profesörü çalıştırıp egosunu tatmin eden çok işveren vardır. Genellikle kötü çocukluk dönemi bu kişilerin özgeçmişinde vardır.

Kişinin alacağı önlem

Tarhan, kişilerin kendilerine mobbing uygulanması halinde yapmaları gerekenleri şöyle sıralıyor: “Önce kurban rolünü kabullenmemek gerekir. Yönetimi, süreçten haberdar etmek önemlidir. Duygularınızı ve yaşadıklarınızı içinize hapsetmemek lazım. Çünkü bastırılmış duygular zarar verir. Önce düşünmek, veri toplamak gerekir. Olayın arka planını,  bağlantılarını ve inceliklerini düşünmek gerekir. En büyük hata, karşı tarafın savaş alanına girmektir. O kişi sizin duygusal tepki vermenizi istiyordur. Siz düşünerek tepki verirseniz  onu düşündürtmüş olursunuz. Mobbing uygulayanı düşündürtecek şeyler ve yollar bulmak en iyi çözümdür. Bu arada özeleştiri yapıp kendinizi sorgulamanız sorunun sorumluluğunda kendimizi algılayabilmeniz ve bunu hissettirmenizde olumlu etki yapar.

Şirket kültürü oluşmamış, patron odaklı firmalarda bu durum daha çok yaşanır. Açık iletişim çok önemli bir yöntemdir. Duygusal merkezli ilişkiler yerine birikim  merkezli ilişkiler savunulmalıdır. Eğer kişi kendisi baş edemiyorsa profesyonel yardım önemlidir. İş psikolojisi ile uğraşanlar empatik iletişim yöntemleri ve stres yönetimi ile size yardımcı olacaklardır.”

Abant İzzet Baysal Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi BölümüYrd.Doç.Dr.E.Elif Yücetürk, Türkiye’de Mobbing üzerine akademik çalışma yapan bir isim. Yücetürk,  örgütlerde yıldırma olarak anlamlandırabileceğimiz bu sürecinin başlamasıyla birlikte, rahat ve güvenli bir çalışma ortamı da yok olduğuna dikkat çekiyor.

Yıldırma sürecine hedef olanların özellikleri

Yücetürk’ün incelediği araştırmalar gösteriyor ki; Yıldırmaya hedef olan kişilerle yapılan görüşmeler, bu kişilerin üstün özelliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor. Zeki, yetenekli, yaratıcı, başarı yönelimli, dürüst, güvenilir, kendilerini işine adamış bu kişilerin mesleki kariyerleri pek çok olumlu özellik taşıyor. Politik davranamayan bu kişilerin, örgütlerine aidiyet duyguları ileri derecede gelişiyor ve işleriyle özdeşleşiyorlar. Özellikle yaratıcı bireyler, yeni fikirler geliştirdiği için yıldırılmaya daha fazla hedef oluyor. Bu tür kişiler, daha yüksek pozisyonu olan personele tehdit oluşturacağı endişesi ile hedef seçiliyor. Ayrıca kişinin değiştiremeyeceği özellikleri vardır. Örneğin derisinin rengi, cinsiyeti, fiziksel özellikleri, aksanı, iş arkadaşlarından daha az ya da daha çok görgü ve terbiyeye sahip olması gibi.

Yıldıranların özellikleri

Yıldıran kişilerin kendilerini olduğundan üstün göstermek isteyen, iki yüzlü, onursuz ve sahtekar tavırlarla, farklılıklara ve başkalarının yaşamlarına önem vermeyen eylem biçimlerinden anlaşılabilecekleri ileri sürülüyor. Bunların  kişilik özellikleri bir kaç grupta toplanabilir:

Kötü kişilikli olmak: Bu kişiler genellikle kendi itibarlarını yükseltmek için kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurur. Aşırı denetleyici, korkak ve sinirli bir yapıya sahiptirler.  Korku ve güvensizliklerini bir başkasına çamur atarak yenmeye çalışırlar. Kendi hasta kişiliklerini saklamak amacıyla diğerlerinin manevi gelişimini önleyecek şekilde güç kullanma eğilimindedirler. Bu nedenle “günah keçisi” ararlar.

Ayrıcalıklı hak sahibi olduğuna inanmak: İşyeri sahipleri, örgüt hiyerarşisinde çalıştıkları için kendilerinin güç uygulama ayrıcalığına sahip olduğunu düşünüyor. Sözde lider olan bu kişiler, gerçekte lider sayılamazlar.

Narsist kişilikli olma: Narsist kişiler her zaman özel işlem görme beklentisi ile kendilerini hukuk ve ahlak ilkelerinin üzerinde görürler. Hiyerarşik kademelerde hızla yükselmek için her yöntemi kullanabilirler. Bekledikleri hayranlığı ve taktiri kendilerine göstermeyen bireylere karşı acımasız olabilirler. Yıldırma sürecinde başa çıkılması en zor olan kişiler narsistlerdir.

http://www.hurriyet.com.tr/yasam/4635437.asp?gid=82

h1

Mobbing’in psikolojiye etkisi

Ekim 10, 2011
Mobbing’in psikolojiye etkisi

- İşyerinizde sürekli problemler yaşayan, sürekli fırça yiyen kişilerin Mobbingzede olabileceği bildirildi.

Uzman Psikolog Sinem Şahin, bir kişiyi işten attırmak ya da kişiyi bezdirip istifa etmesinisağlamak amacıyla sistematik olarak yapılan psikolojik tacizin Mobbing olarak adlandırıldığını ifade ederek, “Mobbing genelde yaş, ırk, cinsiyet ayırımı gözetmeden yapılan kötü davranışları, tacizleri ve alayları içerir. Cinsiyet ayırımı mobbing nedenlerinden biri olarak görülmese de istatistiklere bakıldığında buna en çok maruz kalanların kadınlar olduğu ve maalesef ki kadının kendi hemcinsi tarafından hedef

seçilme oranının bir erkeğin kadını hedef seçme oranından fazla olduğu ortaya çıkmaktadır” dedi.

Mobbing kavramını gün yüzüne çıkaran ve dikkatleri çeken psikiyatr Dr. Heinz Leymann’ın 80′li yıllarda Almanya’da bu konu üzerine yoğun çalışmalar yaptığını dile getiren Şahin, “Araştırmalar her iş yerindeki 10 kişiden neredeyse 3′ünün mobbingzede olabileceğini gösteriyor. Bu durum, mutsuz çalışanın iş yerindeki verimini düşürerek ve sürekli çalışan değişimine yol açarak hem iş yerinin kazancını çok olumsuz yönde etkiliyor hem de kişileri psikolojik ve fizyolojik sağlığından ediyor” diye konuştu.

Şahin, mobbing sürecinin kişiler arasında ya da grupla kişi arasında herhangi bir konu üzerinden anlaşmazlık ya da bir çatışma ile başladığını belirterek, “Bu ilk süreçte henüz mobbing değildir. Ama ardından psikolojik saldırılar gelir, işte o zaman mobbing başlamıştır. Sonrasında yönetim devreye girer ve çalışanın kendini suçlu hissedip doğru ifade edememesi yada yönetimin farkındalığının olmaması yüzünden mobbingzede uyumsuz, zor yada ruhsal sorunları olan bir çalışan olarak lanse edilir. Sonunda da

işten çıkarılır veya kendisi dayanamayıp istifa eder. Ama süreç bunla da bitmez; bu olayın yarattığı stres bozukluğu devam eder ve kişide psikolojik ve fizyolojik bir yığın hastalıklar gözükmeye başlar. Ayrıca kişinin başka bir iş bulması da eski iş yerindeki kötü referansı sonucu riske girer” dedi. Şahin, daha sonra şunları söyledi:

“Eğer iş ortamınızda sosyal ilişkilerinize bir blokaj konmuşsa; kimse sizinle konuşmuyor ve varlığınız reddediliyorsa, aynı zamanda arkanızdan konuşulup alay ediliyorsanız, yaptığınız iş mantıklı gerekçelere dayatılmadan sürekli olarak eleştiriliyor ve bu eleştiriler artık özgüveninizi zedeleyici bir boyuta ulaşıyorsa, özellikle yapmanız gereken, verimli olduğunuz iş dışında işlere yığılıyorsanız ve bu artık sizi hem psikolojik hem fiziksel olarak zorlamaya başladıysa durup düşünmenizde ve hatta bir

uzmana başvurmanızda yarar var. Kurum içerisinde oluşan her çatışmayı, her anlaşmazlığı, bireylerin birbirine yaptığı her eleştiriyi mobbing olarak değerlendiremeyiz. Farklı karakter ve düşüncelere sahip insanların bir arada iş yaptığı ortamda bu tür durumlar olasıdır. Bunun mobbing olduğunun sinyalini bize amacı, planlılığı ve sürekliliği gösterir. Eğer amaç o işin verimliliğini arttırmak ya da işle alakalı karşı görüşlerden kaynaklanan anlaşmazlığı vurgulamak adına girilen bir çatışma değil de kişinin

işten uzaklaşmasını sağlamaksa, bu amaç doğrultusunda sistematik bir şekilde kişiye karşı onu ezici planlar yapılıyorsa ve kişi buna tesadüfen bir kere değil bir çok kere maruz kalıyorsa bu mobbingtir.”

Mobbing’in tüm sektörlerde görülebilen bir durum olduğunu dile getiren Şahin, “Özellikle ülkemizdeki gibi işsizliğin yoğun olduğu ve bu yüzden çalışanın değer kaybettiği durumlarda daha da artıyor. İş yerlerindeki bazı faktörler mobbingin ortaya çıkma olasılığını arttırabiliyor. Eğer iş ortamı çok fazla stresli ya da çok fazla monoton ise, kişiler bu stresi birbirine aktarabiliyor ve ya monotonluğu atmak için birini kendine hedef seçip onu yıldırmaya çalışırken eğlenebiliyor. Yönetim kadrosunda ve

yapısında birdenbire beklenmedik değişimler olduğunda da iç çatışmalar mobbingle sonuçlanabiliyor. Ya da idari kadrodakilerin iletişim becerileri zayıf, liderlik yetenekleri kötü ise aynı şekilde mobbinge zemin hazırlanabiliyor. Araştırmalara bakıldığında özel sektörde yüzde 30, kamu sektöründe yüzde 40 oranında mobbing olduğu ve bunun özellikle eğitim ve sağlık alanında toplandığı görülüyor” dedi.

Mobbingzedelerin genel özellikleriyle ilgili bilgi veren Şahin, “Mobbingzedelerin karakterlerine yönelik bir genelleme yapılamasa da işlerine bakış açılarında benzerlikler görülmüştür. Hemen hemen hepsi işini mükemmel yapmaya çalışan, iş yerine bağlı, yaratıcı ve çoğunlukla yetenekleri mobbing uygulayan kişiden daha üstün görüldüğü için hedef seçilen kişilerdir. Bu kişiler iş yerine bağlılıklarından veya başka bir yerde iş bulamayacağını düşündüğünden, özgüven eksikliğinden veya bu olanların suçunu

kendisinde aramasından dolayı mobbinge katlanma eğilimindedirler. Dr. Leymann, mobbing uygulayanların özdeğerleriyle ilgili sorunları olduğunu vurguluyor. Özdeğer sorununun yarattığı kendine güvensizliği, aşağılık kompleksini ve kıskançlığı saklamak için giriştiği çabalar ise kişide aşırı kontrolcü, alıngan, kavgacı ve iktidar hastası bir imaj yaratıyor.Bu kişilerin duygularını kabul ve ifade etmekte zorlanan kişiler oldukları görülüyor” şeklinde konuştu.

MOBBİNG’İN PSİKOLOJİYE ETKİSİ

Şahin, Mobbing’in çalışan üzerindeki etkisinin iş yerindeki mutsuzluktan çok daha öteye gittiğini söyledi. Şahin, “Kişilerde özgüven zedelenmeleri ve öz değer kaybıyla başlayan süreç, içe kapanmaya ve ağır depresyonlara kadar varabilmektedir. Müdahale edilmemiş ve süreci ilerlemiş mobbing vakalarında travma sonrası stres bozukluğu, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları görülebilmekte, kişilerde fizyolojik rahatsızlık olarak beliren (özellikle mide ve ciltte) ama kökeni psikolojik olan çeşitli psikosomatik

rahatsızlıklar oluşabilmektedir. Maalesef en uç noktada sonu intihara kadar varabilen mobbing durumları vardır. Dr. Leymann bir çalışmasında İsveç’te intiharların yüzde 15′inin mobbing kaynaklı olduğunu ortaya koymuştur” dedi.

NASIL ÖNLENİR?

Mobbing’i önlemenin yollarını anlatan Şahin, şöyle konuştu:

“Mobbing’i önlemenin ilk basamağı onunla ilgili farkındalıktan geçiyor. Mobbinge maruz kalan kişinin öncelikle onu olağan iş yeri çatışmalarından ayırıp bunun taciz boyutuna varan bir durum olduğunu fark etmesi gerekiyor. Sonrasında bu durumun kendisinden tamamen bağımsız olduğunu, psikolojik bir kavram olarak tanımlandığını ve başkalarının da başına gelebildiğini anlaması ve suçu kendinde aramayı bırakarak harekete geçmesi gerekmektedir. İlk eylem bunu uygulayan kişilere sözel ve davranışsal tacizlerine

son vermelerini direk belirtmektir. Bu konuyla ilgili kendisine tanıklık edebilecek bir iş arkadaşı olması ona yarar sağlayacaktır. Verilen gereksiz işlerin ve oluşan olayların yazılı bir dokümanda olması bunu üst makamlara bildirirken elinde delil oluşturması açısından önemlidir. İşyerinde gerekli yerlere (insan kaynakları yada üst yönetim gibi) başvurma konusunda geç kalınmaması mobbingin yaratacağı tahribatın azamiye indirilmesi açısından önemlidir. Bu zorlu bir süreç olduğundan psikolojik destek almak

yararlı olacaktır.

Bireysel çabaların ötesinde, ülkemizde artık bu kavram daha dikkate alınarak kurumsal düzenlemeler yapılmalı,iş yerlerinde mobbing tanımlanmalı, işveren ve çalışan bu konuda bilinçlendirilip net yaptırımlar oluşturulmalıdır.”

İhlas Haber Ajansı

h1

Ergenlik döneminde sosyal fobi yaşayanlar okulda başarısız oluyor

Eylül 19, 2011


Ergenlik döneminde yaşanan sosyal fobi, okul başarısını olumsuz yönde etkiliyor. Sürekli olarak “rezil olmak, komik duruma düşmek, toplum tarafından dışlanmak” korkusu sosyal fobiniz belirtileri olarak gösteriliyor.

Memorial Antalya Hastanesi’nden Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uz. Dr. Humen Can Elmi, ergenlerde sosyal fobi ve okul başarısına etkisi konusunda bilgi verdi.

Psikiyatris Elmi, ergenlerde yaşanan sosyal fobiyi, sosyal ortamlarda performans göstermeleri gerektiği zamanlarda ve yabancı oldukları kişilerle konuşurken beklenen kaygının üstünde bir kaygı göstermeleri şeklinde açıkladı. Bu kaygının, kişide çarpıntı, el terlemesi, göz kararması gibi belirtilere neden olduğunu söyleyen Elmi, “Sosyal fobi yaşayan ergen, yaşadığı yüksek kaygı ve stresten dolayı aile ve öğretmenlerinin kendisinden beklenti ve becerilerini yeterince yerine getirememektedir. Bu durum ergenin sosyal ve okul başarısını olumsuz yönde etkilemektedir.” dedi.

Kaygı duymanın kişiyi pek çok tehlikeli durumdan koruduğu için belirli bir dereceye kadar faydalı olduğunun altını çizen Elmi şöyle konuştu: “Fakat kaygı derecesi belli bir düzeyin üstüne çıkarsa kişi yapmak istediklerini, ‘rezil olacağım, komik duruma düşeceğim, herkes hiçbir işe yaramadığımı düşünecek, kimse benimle arkadaşlık etmeyecek’ şeklindeki düşünceleri nedeniyle yapamaz. Sosyal fobi taşıyan ergen, bu güvensizlik nedeniyle okul ve sosyal hayatında öğretmenlerinin ve anne-babasının kendisinden beklediği sorumluluklarını yerine getiremeyeceğinden tedavi sürecine başlanması önem taşımaktadır.”

Sosyal fobinin görülmesinde genetik faktörlerin yanı sıra aileden kaynaklanan nedenlerinde bulunduğunu belirten Elmi, bu konuda ebeveynlerin büyük iş düştüğünü belirtti. Elmi, “Anne babanın çok fazla mükemmeliyetçi olması, çocuklarının davranışlarını kabul etmemesi, sürekli yadırgaması, bekleneni tam olarak yapamayacağı düşüncesi ile sürekli ona müdahale etmesi çocukta güvensizliği tetiklemektedir.” şeklinde konuştu.

Uz. Dr. Humen Can Elmi; sosyal fobisi olan ergenin ebeveynlerine ve ailelerine şu önerilerde bulundu: “Anne ve babanın aşırı kaygılarından kurtulmaları sağlanmalıdır. Ebeveynlerin ergenden beklentilerini doğru ayarlamaları, aşırı beklentilerden uzak durmaları gerekmektedir. Çocuğun yapmak istemediği ve beceremeyeceğini düşündüğü işlerde alıştırma yöntemi kullanılarak bu yöntemle güven kazanması sağlanmalıdır. Rezil olma, becerememe, herkes tarafından kabul görememe, işini iyi yapamama düşüncesinin yanlış olduğu anlatılmalıdır. Öğretmenler öğrencileri yapmak istemedikleri konularda zorlamamalıdır. Örneğin, çocuk tahtaya çıkmak istemiyorsa bu konuda ona baskı yapmak doğru değildir. Bu durum çocuk için travma oluşturabilir. Öğretmenlerin ve ebeveylerin çocuğu motive etmek amacıyla sürekli akranları, arkadaşları ve akrabaları ile karşılaştırma yapılmamalıdır. Çünkü karşılaştırma yapılması var olan özrünü yüzüne vurmak ve onu hepten güvensizleştirmek anlamına gelmektedir. Sosyal fobi okul başarısını etkileyecek boyuta gelmeden bir uzmandan destek alınması önem taşımaktadır.”

h1

HAYATA DAİR / MÜSLÜMANCA DÜŞÜNMEK

Eylül 17, 2011

Hayata nereden ve nasıl baktığımız, insan oluşumuzla eşdeğer bir konumdur.Önemli olan hayata, anlamın gözüyle bakabilmektir. Mustafa İslamoğlu hocamızın  Vahyin Penceresi programlarından  hayata,  anlama dair sunumlar

Hasta Bakışlar

İnsanın Seçmediği bir şeyle Övünmesi

http://www.youtube.com/watch?v=HgruuIp77cQ&feature=PlayList&p=513ECD4ACCD4EF34&index=25 http://www.youtube.com/watch?v=ia4mC3fPTXs&feature=PlayList&p=513ECD4ACCD4EF34&index=26

Fıtri olan bir şey izale edilemez

İnsan anlam ve güven arar

h1

Namazda Gelen Ölüm

Mayıs 24, 2011

Namazda gelen ölüm

Namaz kılan bir kişinin secde etmek için oturduğu sırada kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmesi caminin güvenlik kamerası tarafından görüntülendi.

Öğle namazı vakti camiye gelen bir kişi niyet ettikten sonra namaz kılmaya başladı. Vatandaş bir kez secde ettikten sonra kalkıp tekrar dua okuduktan sonra secde etmek için tekrar oturdu. Vatandaş secde etmek için dua okurken birden fenalaşarak titremeye başladı ve 30 saniye sonra kalp krizi geçirerek secde eder şekilde düştü. Bu sırada yan tarafta namaz kılan vatandaşlar da şahsı namaz kılıyor sandı.

Saat 11:11′de kalp krizi geçiren vatandaşı camiye gelen herkes namaz kılıyor sandığı için tam 11 dakika müdahale etmedi. Daha sonra saat 11:21′de camiye gelen siyah kıyafetli bir kişi secde halindeki şahsa baktı ancak namaz kıldığını sanarak oradan ayrıldı. Namaz kılmak için niyet edecekken şahsın doğrulmadığını gören şahıs tekrar yanına gelerek 11:22′de şahsın öldüğünü farketti. Camide bulunan cemaatte gelerek şahsı secde eder vaziyetten doğrulttular ama şahıs geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Camide yaşanan bu anlar ise güvenlik kamerası tarafından saniye saniye görüntülendi.

IHA

h1

ENGELLERE RAĞMEN NE YAPILABİLİR ?

Mayıs 21, 2011
ÇABAYLA GEÇEN BİR ÖMÜR
Engellere rağmen neler yapabiliriz?
Elimizdekilerin kıymetini ne kadar biliyoruz? “İnsanız” deyip farkında olamadıklarımıza bahane mi arıyoruz yoksa!
21 Mayıs 2011 Cumartesi 12:09

Bir engelle karşılaştığında hemen yılar mısın? Öyleyse bu kitabı okuyabilirsin, hayatta karşımıza çıkan engellerle nasıl mücadele edilir, bedenimizin hakkı son zerresine kadar nasıl teslim edilir, öğrenmek istersen, ”Engel Duvarı” nı atlayarak (okuyarak) başlıyabilirsin.

Daha önce adını duymadığm Gülseren Gümüş‘ü bir panel vesilesiyle  tanımış oldum. Konuşmasını yapmak için çıktığında, tekerlekli sandalyesindeki ufacık bedeniyle bizleri ziyadesiyle şaşırttı. Zira slayt gösterisinde izlediklerimize bakılırsa, kurmuş olduğu dernekleri, faaliyetleri, katkıda bulunduğu bir sürü etkinliği öğrenince insan biraz afallıyor doğrusu. Çok heyecanlı olduğunu ve fazla konuşamayacağını söyledi ama zaten belki on beş dakikayı geçmeyen konuşması bize o kadar çok şey anlattı ki.

Bedenimizin hakkı nasıl verilir?

Şöyle başladı konuşmasına; “Şimdi hepinizi ayağa kalkmaya davet ediyorum, önce sağ kolunuzu kaldırın ve indirin, sonra sol kolunuzu, şimdi de oturun. Bu hareketleri yaparken vücudunuzda kaç tane kasın işlev gördüğünden haberdar mısınız?”

Buyrun burdan ağlayın, gözyaşlarını tutabilene aşkolsun, başka söze hacet var mı ki? Sanki her şey kendiliğinden oluveriyor, her gün sayısız kere yaptığımız bize sıradan gelen bedenimizle uyumlu hareketlerin kıymetinin Gülseren Gümüş fazlasıyla farkında. Çünkü kendisi Spinal Musküler Atrofi, yani kas hastası. (Sanki sağlığımız yerindeyken şükretmek, verilen sonsuz nimetlerin farkına varmak niye bize zor gelir, anlamış değilim.)

İlk engelleme ailesinden geliyor

Mücadele vermeye ailesinden başlıyor, ablası da aynı hastalıktan vefat ettiği için onun üzerine titriyorlar ve belki de doktorların biçtiği sayılı ömür yüzünden fazla yaşamayacağı düşünülüyor. Bu sebepten kafeste kuş besler gibi büyütmeyi isteseler de onun zekası ve yüreği bedenini fazlasıyla taşımaya müsait. Okul yıllarında kendi okuluyla, diğer çocukların gittiği okul arasındaki parmaklıklardan “öteki okulu” izlerken düşündükleri iç acıtıcı hakikaten. Kendi okuluna hep servisle geliyor çocuklar ama diğer okula anne ve babalarının ellerinden tutarak, yürüyerek ve çantaları sırtlarında geliyorlar. (Çevremdeki çocukları gözlemlediğimde ise zavallı çocukların çantalarını taşıma özgürlükleri bile yok, çünkü anneleri fırsat vermiyor ve on dakika mesafedeki okullarına bile yürüyerek gitmekten acizler, servise biniyorlar).

Gülseren Gümüş, Engel DuvarıÜniversite hayalleriyse ailesinden uzakta bir okulda okuması gerektiği için kabul görmüyor. Fakat onun bedenden taşan ruhu boş durmuyor eve sığamadığı için iş imkanlarını araştırıyor ve başvurusu kabul edilip çalışma hayatına giriyor. Sonra kalbinin çalışmasında bir aksama olmadığından olsa gerek evlenmek isteği zuhur ediyor, gene karşı çıkılıyor tabi her zamanki gibi. Ama o ısrarı ve azmiyle ailesini razı etmeyi başarıyor ve evleniyor. Eşiyle birlikte çevresindeki muhtaç insanlara nasıl yardımcı olabileceklerini düşünüp, onlara destek olan arkadaşlarıyla birlikte Güldeste Dayanışma Derneğini kuruyor sonra da Güldeste Çocuk Kulübünü.

Duha suresi en yakın dostu

İnsan ister istemez soruyor, bu azim, bu şevk, bu ruhu böylesine besleyen güç nereden geliyor? Cevabı, Engel Duvarı kitabında karşımıza çıkıyor. Gülseren Gümüş sürekli Rabbiyle irtibat halinde, her daim onunla konuşuyor, dertleşiyor, sonsuz bir güven ve teslimiyetle bırakmış kendisini O’na.

Duha suresini yoldaş edinmiş kendisine: O seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

Kendi ifadesiyle o “her gün giderek güçsüzleşen bedenimdeki arta kalan kıpırdayışların hakkını vermeye çalışıyorum” diyor. Peki ya biz ?!

Alıntı: http://www.dunyabizim.com/index.php

h1

Brezilyalı Psikoloğ’un Sıra Dışı Öyküsü

Mayıs 19, 2011

Ahmet Garcia Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a giren ve sayıları her geçen gün artan yüzlerce Brezilyalıdan biri. Şu an Şam’da Kuran’ı daha iyi anlayabilmek için Arapça öğrenen Garcia’nın hidayet öyküsü çok farklı ve bir o kadar da ilginç. 2.5 sene Güney Kutbu’nda Mapuçede Halkı ile birlikte yaşayan Garcia, bir dönem de Amazon’da yerlilerle birlikte kalmış. Müslüman olduktan sonra Türkiye’ye gelen Garcia,  İstanbul günlerini özlemle, Türkiyeli Müslümanları da sevgiyle anıyor. Garcia ayrıca şu an bir Türk Bayanla evli.

-Geçmişinizle başlayalım isterseniz. Nasıl bir ortamda büyüdünüz? İslam’la tanışıp Müslüman olana kadar hangi süreçlerden geçtiniz?

Latin Amerika Ülkeleri genellikle Katolik’tir. Ben de Katolik bir ailede büyüdüm. Brezilyalılar “Her iyi aileden mutlaka bir Papaz çıkar” derler. Benim ailem de son derece dindar bir aileydi ve evin tek erkek çocuğu olarak benim Papaz olmam isteniyordu. Çocukluğumdan itibaren annemden hep “Papazlar İsa Mesih’in yardımcılarıdır. Benim oğlum çok iyi bir papaz olacak. ” şeklinde sözler duyardım. 7-8 yaşlarımdan itibaren Dominigue Kilisesi’ne bağlı bir okulda eğitim görmeye başladım. Düşünen bir çocuktum ve Katolik Mezhebi’ndeki bir çok uygulama bende Hıristiyanlığa karşı şüpheler oluşturmaya başlamıştı. Benden iki yaş büyük çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. O da benim eğitim gördüğüm okulda okuyup bir kilisede göreve başlamıştı. Arkadaşım göreve başladıktan kısa bir süre sonra kiliseyi terk etti. Arkadaşıma kiliseyi niçin terk ettiğini sorduğumda; “Kilisede başıma çok kötü şeyler geldi. Yaşadıklarımı sana anlatamam.  Papazlar iyi insanlar değiller. Her şey yalan.”dedi. Papazlara ve Katolik Mezhebine karşı içimde daha önce de şüpheler vardı; arkadaşımın bu anlattıklarından sonra okulu bırakmaya karar verdim. Böylece 13 yaşımda papaz olmaktan vazgeçerek kendime yeni bir hayat tarzı seçtim.

-Yeni hayat tarzınız nasıldı? Neler yapıyordunuz?

Futbol oynuyordum, kızlarla geziyordum, içki içiyordum, kumsala gidiyordum. Yeni hayatımda dinin yeri yoktu ve 18 yaşımda İngilizce öğrenmek için Amerika’ya gitmeye karar verdim. Amerika’da bulunduğum aylar tamamen günah içinde geçti. Aklınıza gelebilecek her türlü kötü şeyi tecrübe ettim. İşlediğim günahlar nedeniyle kendimden ve Amerika’dan nefret etmeye başlamıştım. 10 ay Amerika’da kaldıktan sonra Brezilya’ya geri dönüp bir üniversitenin psikoloji bölümüne kayıt oldum. Üniversite yıllarımda okuduklarım manevi dünyaya ilgi duymama neden oldu. Özellikle de Budizm beni etkilemeye başlamıştı. Yaptığım araştırmaların ardından Budist olmaya karar verdim ve 3 sene kadar iyi bir Budist olarak yaşadım. Fakat üniversite’yi bitirdiğim gün düzenlenen mezuniyet töreninde hissettiklerim hayatımın dönüm noktası oldu.

Mezuniyet töreninde neler hissettiniz?

Mezuniyet günü konuşma yapacak olan kişilerden biri de bendim. Konuşma yapmak için podyuma çıktım ve ellerinde içki bardakları, yanlarında sevgilileri olan arkadaşlarıma baktım. İçimden kuvvetli bir şekilde; “Sen bu insanlara, bu şehre ve bu hayata ait değilsin. Özgür olmalısın ve Tanrı’yı bulmalısın” duygusu geçti. O an konuşma yapmadan podyumu terk ettim ve eve döndüm. Kafam karışıktı ve ne yapacağımı bilemiyordum. Hakikati bulmalıydım; ama nasıl? Sonra hakikati araştırmak ve Tanrı’yı bulmak için yollara düşmeye karar verdim. İki büyük sırt çantamı doldurup seyahat etmeye başladım. O dönemler 23 yaşlarındaydım. Seyahat ederken bir hippiyle tanıştım ve onunla arkadaş oldum. Bana önce Şili’ye daha sonra da Güney Kutbu’na gideceğini, istersem kendisine eşlik edebileceğimi söyledi. “Ne zaman yola çıkıyoruz” diye sorduğumda “Hemen” diye cevap verdi. Böylece yola koyulduk.  Paramız olmadığı için otostop yapıyorduk. Bazen yürüyorduk, bazen de kamyonların arkasına biniyorduk. 69 gün süren yolculuğumuzun ardından Güney Amerika’nın en güneyine ulaştık. Bu bölge Güney Kutbu’nun en uç bölgelerinden biriydi. Mapuçede Halkı’nın yaşadığı bu bölgede sade bir hayat vardı. Aradığım soruların cevaplarını bu insanların arasında bulabileceğimi düşünerek Mapuçedelerle birlikte yaşamaya karar verdim.

KUTUPLAR VE MAPUÇEDE HALKI

Kutuplardaki yaşam nasıldı? Gözlemlerinizi, yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

Aramızda gerçek bir kardeşlik ve dayanışma vardı ve Mapuçedeler çok dürüst insanlardı.  Teknolojiden tamamen uzaktık;  hatta elektriğimiz bile yoktu. Ormana gidip odun topluyorduk ve topladığımız bu odunları yakarak ısınmaya çalışıyorduk. Yaşadığımız bölge gerçekten çok soğuktu. Kutuplarda geçirdiğim günler benim için zorlu; bir o kadar da faydalı günler oldu. Kendime sürekli olarak kim olduğumu, yaratıcının nerede olduğunu, yaratıcıya nasıl ulaşacağımı soruyordum. İki buçuk sene kutuplarda yaşadıktan sonra Brezilya’ya geri döndüm. Kısa bir süre Brezilya’da kaldıktan sonra bu sefer başka bir arkadaşımla Amazon Ormanları’na gidip Amazon’daki yerlilerle birlikte yaşamaya karar verdik.

Niçin?

Arkadaşım Amazon’da geleneksel toplumların nasıl yaşadıklarını anlatan bir çalışma hazırlayacak, ben de ona eşlik edecektim. Yola çıkmadan önce başka bir arkadaşım doğum günümde; “Amazon’da okumak için bol vaktin olur. Bu kitap Müslümanların kitabı. Aradığın soruların cevaplarını belki de bu kitapta bulursun ” diyerek bana bir Kuran hediye etti.

Size Kuran hediye eden arkadaşınız Müslüman mıydı?

Hayır, değildi. Hatta Kuran’ı Kerim’i bana hediye etmeden önce de O’nu okumamıştı. Benim dinlere olan merakımı bildiği için bana Kuran almaya karar vermiş.  Kuran’ı çantama koyup arkadaşımla birlikte yola koyulduk ve Amazon’da yerlilerle birlikte yaşamaya başladık.

“KURAN BENİ BÜYÜLEDİ”

Amazon Ormanlarında hayat nasıldı?

Yerlilerin yaşamları ilkeldi; fakat mutluluk vericiydi. Ateşi çubuklarla yakıyorlardı, av hayvanları ile besleniyorlardı; fakat birbirlerine ayıracakları vakitleri çoktu. Ayrıca tabiata ve toprağa çok değer veriyorlardı. İlerleyen zamanlarda arkadaşımın bana hediye ettiği Kur-an’ı Kerim’i hatırladım. Kuran-ı açtım ve ilk olarak “Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” ayetini okuyunca bu ayetten müthiş şekilde etkilendim. Bu ayet üzerine dakikalarca düşündüm. Kuran’ı Kerim beni adeta büyülemişti.

Kuran’ın neyinden bu kadar çok etkilendiniz?

“Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” Bu ayet bütün hayatımı değiştirdi. Birçok insan kendine “Nereden geliyorum, kimim, nereye gidiyorum?” gibi sorular sorar ve bu soruların cevaplarını bulmaya çalışır. Benim için öncelikli olan soru ise “Yaratıcı kimdir?” sorusu idi. Bu âlemi yaratan, her şeyi inşa eden bir yaratıcı olmalı; fakat bu yaratıcı kimdir? “Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” ayetini okuduğumda kendi kendime  “Âlemlerin Rabbi olan Allah benim aradığım yaratıcıdır” dedim.  “Bu kitabın ilk bölümü bu kadar etkileyici ise gerisi nasıldır acaba?” diye düşündüm ve Kuran’ı okumaya devam ettim. Bazı ayetlerden o kadar çok etkileniyordum ki kendimi tutamayıp ağlıyordum. Kuran benim için yeni bir dünyaya açılan kapı gibiydi. Allah’ın ne kadar merhametli olduğunu hissediyordum. İnsanoğlu bütün uyarılara rağmen geçmişte bir çok defa günahlar işlemişti; fakat yaratıcımız her şeye rağmen bize merhamet etmek istiyordu. Müslüman olmaya karar vermiştim; fakat nasıl Müslüman olunacağını, Allah’a nasıl ibadet edileceğini bilmiyordum.

Daha sonra Amazon’u terk mi ettiniz?

Hayır, hemen terk etmedim. Bir süre daha Amazon’da yaşadım. Daha önce seyrettiğim bazı filmlerde Müslümanların nasıl namaz kıldıklarını görmüştüm. Vakitler tam doğru olmamakla birlikte ben de ormanda tıpkı Müslümanlar gibi yere kapanıp secde ederdim. Abdest almayı bilmediğim için günde beş defa banyo yapıyordum. Bir gece uyurken yataktan doğruldum ve  “La İlahe İllallah Muhammed Rasûlullah” diye bağırmaya başladım. Bu kelimelerin nasıl söyleneceğini ve ne anlama geldiğini daha önce bilmiyordum. Bu kelimeler sanırım Allah tarafından bana söylettirilmişti. Ormandan ayrıldıktan sonra da ilginç bir olay yaşadım. Bir arkadaşım bana postayla bir kitap yolladı. O arkadaşım da bana Kuran hediye eden arkadaşım gibi Müslüman değildi ve benim İslam’la ilgilendiğimi bilmiyordu. Postayla gelen bu kitabın konusu da Peygamber Efendimizin hayatıydı. Bunların hiçbiri tesadüf değildi ve Allah çeşitli vesilelerle İslam’ı öğrenmem için bana yardım ediyordu. Hiç Müslüman arkadaşım yoktu, bu nedenle İslam’ı öğrenmek için Türkiye’ye gitmeye karar verdim.

Türkiye’de nelerle karşılaştınız?

İstanbul’a gider gitmez çok iyi Müslümanlarla tanıştım.  Kendi kendime; “Galiba bütün Müslümanlar böyleler. Aradığım insanları sonunda buldum” dedim. Bu insanlar gibi olmak istiyordum. İstanbul’a gelişimin ikinci günü yaşadığım bir olay da beni çok etkiledi.

-Nedir bu olay?

İçi kalabalık bir otobüse bindim. Şoför insanlar binsinler diye arka kapıyı açmış biz de otobüse arka kapıdan binmiştik. Aklımdan “para ödemeden yolculuk yapacağız” diye geçirirken arka kapıdan binen herkes teker teker ceplerinden paraları çıkartıp elden ele şoföre kadar ulaştırdılar. Şoför paraları aldı ve para üstlerinin hepsini gene aynı şekilde ödeme yapanlara elden ele ulaştırdı. İşte o gün Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki farkı hissettim. Batı’da böyle bir şey asla olmaz. Müslümanların kul hakkına dikkat etmeleri beni son derece duygulandırmıştı.

“KARDEŞLİĞİ TÜRKLERDEN ÖĞRENDİM”

Türkler sonradan İslam’a giren bir Brezilyalı olduğunuzu öğrendiklerinde size nasıl davranıyorlardı?

Bana çok iyi davranıyorlardı. Brezilyalı ve Müslüman olduğumu duyduklarında ağlayanlar bile oldu. Türkler beni evlendirdiler, hatta Türkiyeli bir Müslüman beni Umreye götürdü. İstanbul’da kaldığım dönemler hemen hemen her gece bir Müslüman beni evine davet ederdi ve ikramda bulunurdu. Türkiye’de bulunduğum süre içinde tam 20 kilo aldım. Ben Müslümanlara nasıl davranmam gerektiğini ve İslam Kardeşliği’ni İstanbul’daki Müslümanlardan öğrendim.

Müslüman olmanız aileniz tarafından nasıl karşılandı?

Ailem bir süre sonra İslam’dan ayrılacağımı düşündü ve benimle dalga geçtiler. Çünkü önce Hıristiyan’dım, sonra Budist olmuştum, daha sonra da bazı Afrika dinlerine merak sarmıştım. Hatta Fransız Felsefeci Alan Kardeka’dan etkilenen ruhsal oluşumlara da katılmıştım. Babam Müslüman olduğumu duyunca benimle dalga geçerek “Yarın da İslam’dan sıkılır başka bir dine geçersin. Hatta moda olan Scientology Dini’ne bile girebilirsin” demişti. Ailem başlarda Müslüman olmamı fazla önemsemedi.  Fakat İslam’ı yaşama konusundaki kararlılığımı anlayınca bana karşı çıkmaya başladılar. Arkadaşlarımın bir çoğu da benden uzaklaştı.  Batı’da din sanki herhangi bir şey gibidir. Pazar günü kiliseye giden biri, daha sonra sex filmleri seyretmeye gider ve bunun özel hayat olduğunu söyler. Fakat İslam öyle değil; bu din bizim bütün hayatımızı kuşatıyor ve İslam bizden bir tercih yapmamızı istiyor. Ben artık sınıfta başka biri, işinde başka biri, birinci kız arkadaşı ile başka biri, ikinci kız arkadaşı ile başka biri değilim. Allah ve Peygamber benden nasıl biri olmamı istiyorsa öyle olmaya gayret gösteren bir Müslüman’ım.

“CEMAATLE NAMAZI ÇOK SEVİYORUM”

İslam’ın en çok hangi yönünü seviyorsunuz?

En çok Müslüman Kardeşlerimle birlikte namaz kılmayı seviyorum. Ayrıca ezan da beni çok etkiliyor. Ezanı ilk defa İstanbul’da duydum. İstanbul’a geldiğim ilk günün sabahıydı ve bir kardeşin evinde misafirdim. Tüm camilerden aynı anda yükselen ezan sesleri beni çok etkiledi. Yatağımdan kalktım ve ağlamaya başladım. Daha sonra ev sahibi ile birlikte sabah namazını kılmak için camiye gittik. O gün ilk defa cemaatle namaz kıldım ve ilk defa Kuran-ı Kerim’i Arapça olarak dinledim. İmam Haşr Suresi’ni okumuştu, anlamını bilmesem de çok etkileyiciydi. İslam gerçekten muhteşem bir din. İslam bütün gücünü direk Allah’tan, O’nun ayetlerinden ve dünyada yaşamış en mükemmel insan olan Hz. Muhammed‘in (sav) öğretilerinden alıyor. Doğuştan Müslüman oldukları halde mutlu olamayan bazı Müslümanları anlayamıyorum. Dünyadaki en güzel nimet Müslüman olmak, İslam’ı bilmektir. Bir Müslüman’ın Kuran okuyan eşini seyretmesi ve eşiyle birlikte evlatlarını eğitmesi kadar mutluluk verici başka bir şey olamaz. Fakat bazı Müslümanlar bunun yerine sarışın kızlarla gezmeyi tercih ediyorlar. Benim Allah’tan tek isteğim Peygamber Efendimize layık bir Müslüman olabilmek.

Latin Amerika Ülkeleri’nde İslam’a karşı büyük bir ilgi var. Siz bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

İslam 11 Eylül Saldırılarından önce medyada pek fazla yer almıyordu. Televizyonlarda sadece bazı aşırı grupların Aşure Törenlerinde ellerinde zincirlerle sırtlarını dövmeleri gösteriliyordu. Latin Amerikalılar 11 Eylül’le birlikte İslam’dan haberdar oldular ve İslam’ı araştırmaya başladılar. İnsanlar İslam’ı öğrenmek için internete girdiler, camilere gittiler ve çok az da olsa Brezilya’da yaşayan Müslümanlara İslam’la ilgili sorular sordular. Bu araştırmaların sonunda bir çok Latin Amerikalı Müslüman olmaya karar verdi.

Alıntı:  Cennete Otostop,  Pınar yayınları, Adem Özköse

h1

Çocukları Bilgisayara Mahkum Etmeyin!

Aralık 16, 2010

 

Marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen “Teknoloji Bağımlılığı ve İnsan” konulu seminerde konuşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, birbirinden çarpıcı açıklamalarda bulundu.

 

Marmara Belediyeler Birliği’nin Eminönü’nde bulunan merkez binasında gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmasını yapan Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri Doç. Dr. Recep Bozlağan, yoğun biçimde teknolojik aygıt kullanan insanlarda, konuşma bozukluğundan davranış bozukluğuna kadar birçok problem gözlemlendiğini belirtti.

“Dürtü fazla olunca, bağımlılık başlıyor”

Türkiye’nin internet kullanımında bağımlılık sınırındaki ülkeler konumunda olduğunu söyleyen Tarhan, “İnsanları bağımlı yapan, bilgisayar veya internet değil, oradaki ortamdır. Bu ortam bazen oyun, bazen birtakım görüntüler, bazen sanal sohbet oluyor. İlgi duyulan ortam, beyinde dürtü problemi yapıyor. Sinir bilimcileri tarafından ‘sessiz bölge’ olarak bilinen bölgede fazla dürtü olunca, bağımlılık başlıyor. Teknoloji bağımlılığı, aynı uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibidir. Teknolojiyi doğru bir şekilde, kararında ve insanlığın hizmetinde kullanmalıyız. 1 GB’lık muska yapan sahte hocalar bile var” diye konuştu.

“Parayı kullanmakla, duyguyu kullanmak arasında önemli bağlar var” diyen Tarhan “Duygularını kontrol edemeyen ve önüne gelene aşık olan insanlar tanıyoruz. Burada sosyal sermaye dediğimiz sorun başlıyor. Avrupa ülkelerinde ciddi bir sosyal sermaye sorunu var.

Ahlaki sistem çökmüş durumda. Fransa’da % 52 gayrimeşru çocuk var. Türkiye’de de Denizli ve Kayseri’de boşanma oranlarının, evlilik oranlarının üstünde olması düşündürücü. Birbirlerine aşık insanlar, evlendikten 6 ay sonra boşanıyor. Ailelerde mutlaka sorun çözme sistemi oluşturulmalı” şeklinde konuştu.

“Emniyet kemeri ne ise, kulaklık da odur”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerinin sonunda cep telefonlarının zararlarına da değinerek, “Cep telefonlarının beyin hücrelerine zarar verdiği ispatlandı. Fazla kullanım durumunda genleri zedeleyip, DNA’larda bozukluğa neden oluyor. Araç kullanımında emniyet kemeri ne ise, cep telefonları için de kulaklık odur” dedi.

“İnternette fazla zaman geçiren çocuğu olan aileler, hemen bir kliniğe başvurmalı”

Çocukların mutlaka sosyalleştirilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan,”Aileler, çocuğum nasılsa evde, elimin altında diyor. Oysaki odasına kapanan çocuk, belki şiddete veya bağımlılık yapıcı maddeye alıştırılıyor, belki bir yuva yıkıyor. İnternette fazla zaman geçiren çocuğu olan aileler, hemen bir kliniğe başvurmalı. Erkek için iş neyse, çocuk için de oyun odur. Çocuklarınızla oyun oynayın. Apartman çocuklarını bilgisayara mahkum etmeyin. Onları mutlaka sosyalleştirin. Bu çocuklar kreşlere de gönderilebilir. Serada yetiştirir gibi yetiştirmeyelim çocuklarımızı. Bazı riskler almalıyız çocuğumuzun iyiliği için. Anne babalık, kapalı kutuda çocuk yetiştirmek değil, onları hayata hazırlamaktır” diye konuştu.

 

h1

Işığın adı Türk hayırseverler

Aralık 4, 2010
Türk hayırseverler 12 milyon insanın görme sorunu yaşadığı Afrika’da 45 bin kişiyi ameliyat ettirerek ışığa kavuşturdu, hedef 100 bin kişiyi ışığa kavuşturmak.
Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Afrika’da görme sorunu yaşayan 12 milyon insan var. Kara kıtada sıcak hava, beslenme ve iklim şartları sebebiyle pek çok insan, genç yaşta katarakt olarak görme yeteneğini yitiriyor. Göz doktoru sayısının yetersizliği de buna eklenince özellikle kırsal kesimlerde birçok hasta, ameliyat olamadan karanlığa mahkûm yaşamak zorunda kalıyor.

Türk hayırseverler, Afrika’nın genelinde yaşanan bu soruna çözüm bulmak için Katarakt Ameliyatları Projesini başlattı.  ‘‘Siz görürseniz onlar da görecek’’ sloganı ile başlatılan proje çerçevesinde Benin, Gana, Togo, Çad, Nijer, Burkina Faso, Sudan, Etiyopya ve Somali’de ameliyatlar yapıldı. Şimdiye kadar 45 bin kişi ameliyat edilerek ışığa kavuşturuldu. 156 bin 524 kişi de muayene edildi.

Bu ameliyatlara Türkiye’den giden onlarca gönüllü göz doktoru ve hemşire de katıldı.

Ameliyatları, İHH İnsani Yardım Vakfı organize ediyor. Vakıf 2011 yılında katarak ameliyatları yapılacak ülke sayısını artırmayı hedefliyor. Sierra Leone, Kenya ve Tanzanya’da da katarakt ameliyatları gerçekleştirilecek. Proje tamamıyla Türkiyeli hayırseverlerin bağışlarıyla finanse ediliyor. Hayırseverler 120 TL bağışlayarak Afrika’da görme sorunu yaşayan bir insanın ışığa kavuşmasına vesile oluyor. Daha ayrıntılı bilgi için http://www.ihh.org.tr/katarakt/tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

RAKAMLARLA AFRİKA’DAKİ GÖRME SORUNU

- 1 milyar nüfuslu Afrika’nın yüzde 1,2’si âmâdır.
- Afrika genelindeki 12 milyon âmânın yarısı katarakt hastasıdır.
- Afrika’da katarakt hastası olan her 2000 kişiden sadece bir tanesi tedavi görebilmektedir.
- “Üçüncü Dünya Ülkeleri”nde her 5 saniyede bir kişi ve her 1 dakikada bir çocuk kör olmaktadır.

- Özellikle Sahra kuşağı üzerinde yer alan Nijer, Çad, Mali, Burkina Faso, Etiyopya gibi ülkelerde ortalama olarak 40.000 insana bir doktor düşerken, milyonlarca insan hayatlarında hiç doktor görmeden yaşıyor.

- Batı Afrika’nın Nijer, Mali, Burkina Faso gibi ülkelerinde her dört çocuktan birisi 5 yaşını göremiyor.

- Nijer’de ameliyat yapabilen göz doktoru sayısı sadece 11’dir. Bu da, 1,2 milyon kişiye sadece bir göz doktorunun düştüğü anlamına gelmektedir.

- Afrika’nın 1 milyara varan nüfusunun yarısından fazlası günlük 1 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda.
- Her on saniyede bir Afrikalı çocuk, önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

http://dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=138010

h1

KİTAP TANITIMLARI 2

Kasım 14, 2010

İNSAN NE İLE YAŞAR/

Simon adındaki bir ayakkabıcı ailesiyle küçük bir kulübede yaşıyor ve geçimlerini zanaatıyla sağlıyordu. Kendisine ait ne bir evi ne de bir arazisi vardı. Yaptığı işten çok para kazanamıyordu. Oysa geçinmek zordu. Bütün kazancı ailesin yemesine içmesine gidiyordu.
Simon iki yıldır, yeni bir palto almak için koyun derisi satın almak istiyordu. Karısının para kutusunda 3 rublelilik bir banknot duruyordu. Köydeki müşterilerinin de Simon’a beş ruble yirmi kopek borcu vardı.
Simon bir sabah köye gitmeye karar verdi. Simon sıkı bir şekilde giyindikten sonra yola koyuldu. “Bu gün alacağım olan beş rubleyi toplarım” diye düşünüyordu. Köye gelince birisinin kulübesine uğradı. Köylünün parası olmadığı için gelecek hafta verebileceğini söyledi. Simon başka bir köylüye gitti. Onun da hiç parası yoktu. Sadece 20 ruble verebileceğini söyledi. Simon koyun derilerini veresiye almak istedi ancak satıcı kendisine güvenmedi. Simon’un morali bozulmuş elindeki parayla da votka almıştı. Simon eve gitmek için yola koyuldu.
Simon artık neredeyse dönemeçteki türbeye varmıştı. Simon türbeye baktığında bir beyazlık gördü. Simon beyazlığa yaklaşınca, beyazlığın bir adam olduğunu anladı. Önce çekindi sonra kendisine acıdı. Adam çıplaktı. Buz gibi havada neredeyse donup kalacaktı. Simon adamı giydirdi. Sonra da alıp evine götürdü. Eve varınca Simon içki koktuğundan karısı yanlış anlayıp bütün parayı içkiye harcadığını düşündü. Eşi Simon’a çok kızdı. Yanındaki adamı görünce siniri ikiye katlandı. Adama kızıp dışarı atmak istedi. Ama sonra kendisine acıyıp yemek verdi. Konuşmayan, ses çıkarmayan adam ilk kez kadına gülümsedi. Adamın gidecek yeri olmadığından o evde kaldı. Simon ona kim olduğunu sordu. O da adının Micahel olduğunu ve onu Allah’ın cezalandırdığını söyledi.
Artık iyice alışmıştı. Simon kendisine bir iş verebileceğini söyledi. Micahel hiçbir iş bilmediğini söyledi. Simon onu eğitti. Ona ayakkabının nasıl dikildiğini anlattı. O da her şeyi çok çabuk kavrıyordu. Artık Micahel bir usta haline gelmişti.
Bir gün yanlarına cüsseli biri gelip onlara bir deri verip bir yıl boyunca giyebileceği bir çizme yapmasını istedi. Adam karşılığında 10 ruble vereceğini söylüyordu. İyi bir iş olduğu için hemen işi aldılar. Adam gittikten sonra Micahel hemen işe koyuldu. Deriyi kesip bir şekil verdi. Ancak en son ortaya bir terlik çıkmıştı. Simon ona çok kızdı. Tam mahvoldum derken kapı açıldı. Bir adam girdi. Adam; “Efendim öldü, hanımım da çabuk cenaze için bir terlik yapsın dedi” dedi adam. Micahel ikinci kez gülümsedi.
Yıllar birbirini kovaladı. Micahel’ın altıncı yılı dolmuştu. Bir gün kulübeye bir kadın geldi. Yanında iki kız vardı, biri topaldı. Kadın iki küçük kıza deri ayakkabı dikmesini istedi. Simon işi kabul etti. Simon merakından kızın niçin topal olduğunu sordu. Kadın anlattı. “Bacağını annesi ezdi. Annesi onu doğururken öldüğü için küçük kızın üzerine yığılmıştı” dedi. Micahel üçüncü kez gülümsedi. Simon niçin sade üç kez gülümsediğini sordu. O da “üç kez gülümsedim. Çünkü Allah üç hakikati öğrenmem için yollamıştı. Ben de bu üç şeyi öğrendim. İlkini karınız bana acıdığında öğrendim. İkincisi zengin adama gülümsedim. Şimdi de üçüncü kez güldüm. Çünkü üç hakikati öğrendim. Ben Cennette bir melektim. Allah beni cezalandırdı. Allah benden gidip bir kadının canını almamı istedi. Yeryüzüne indim yalnız başına yatan bir kadın gördüm. Kadın beni görünce canını alacağımı anladı. “Lütfen canımı alma yetim kalacak çocuklarıma bakacak kimsem yok” dedi. Kadına acıyıp canını amadan Allah’ın huzuruna çıktım. Allah’a durumu anlattım. Yüce Allah bana; “git kadının canını al ve şu üç hakikati öğren” dedi. İnsan içinde ne barındırır? İnsana verilmeyen nedir? İnsan ne ile yaşar? Sonra ben tekrar yeryüzüne indirildim ve daha sonra sizi gördüm.
Daha sonra çatı açıldı ve nurdan bir sütun semaya doğru yükseldi.

ÜÇ SORU

Bir zamanlar kralın biri şayet bir işe doğru zamanda başlamayı bilirse, kimin sözüne kulak verip kimden uzak duracağını bilirse ve de hepsinin önemlisi, her zaman yapması gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilirse, giriştiği hiçbir işte başarısızlığa uğramayacağını düşündü.
Bunların hepsinin ne olduğunu öğretecek kişiye büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bunun üzerine alimler kralın huzuruna geldiler. Ama hepsi farklı şeyler söyledikleri için hiçbiri bu ödülü kazanamadı.
Bunun üzerine kral bunları ormanda yaşayan bilge kişiye sormak istedi. Kral, kılık kıyafet değiştirdikten sonra Ormana doğru gitti. Ormana vardığında bilgeyi evinin önünde çalışırken gördü. Ona 3 sorusunu sordu ve cevaplamasını istedi. Bilge konuşmadı. Kral bilgeye yardım etti, akşama kadar çalıştı. Ondan sonra sorularını bir daha tekrar etti. Bilge adam gene konuşmadı.
Aniden koşarak gelen bir adam göründü. Adam karnından yaralanmıştı. Kral yarayı sarmaya çalıştı ancak kan bir türlü durmuyordu. Kral sonunda kanı durdurmayı başardı. Sabah olmuştu artık. Kral bilgeye bir daha sordu. Bilge “siz cevapları zaten aldınız. En önemli an o tarlaları kazdığınız andı. En önemli kişi ise bendim ve en önemli uğraşınız da bana iyilik etmekti.

İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM

Bir abla taşrada yaşayan kız kardeşini ziyarete geldi. Abla bir tüccarla evliydi ve şehirde yaşıyordu, kız kardeş ise köyde oturuyordu ve bir köylüyle evliydi. Abla ne kadar güzel bir yaşam yaşadıklarını, ne kadar güzel şeyler yaptığını överken küçük kız kardeş ablasının anlattıklarına içerlemiş ve o tüccarların hayatını kötülemeye ve köylülerin hayat tarzını övmeye başladı.
Evin reisi Pahom, ocağın kenarına uzanmış bu ikisinin konuşmalarını dinliyordu. “Tamamen doğru” diye düşündü. “Bizim tek derdimiz yeterli toprağımızın olmamayışıdır. Şayet çok toprağım olsaydı ne şeytandan çekinirdim ne de bir şeyden.
Köyün yakınlarında küçük toprak sahibi bir hanım yaşıyordu. Kendisine ait yüz yirmi hektar kadar bir arazisi vardı. Hanımın arazilerini satacağını duyurdu. Pahom da sekiz on hektar kadar bir yer satın almak istedi. Pahom ve karısı araziyi nasıl satın alabileceğini düşünmeye başladılar. Pahom biraz borca girerekten araziyi satın aldı. Pahom ödünç tohum alarak arazisini ekti. Araziden iyi mahsul elde etti.
Pahom çok mutluydu ancak bu mutluluk çok fazla sürmedi. Sonunda köylülerle anlaşamadı. Bir gün Pahom evde otururken o köyden geçmekte olan bir köylü çıka geldi. Adam köyünden bazı insanların Volga nehrinin ötesine yerleştiklerini ve kendilerine erkek başına on hektar arazi verildiğini anlattı. Pahom oraya gidip gördükten sonra oraya yerleşmeye karar verdi. Pahom orada çok iyi geçiniyordu. Pahom para biriktirmeye başlamıştı.
Günler böyle devam ederken Pahom’un çiftliğine bir tüccar çıkageldi. Tüccar uzaklardan geldiğini ve orada bir rubleye tam beş bin iki yüz hektar arazi satın aldığını söyledi.
Pahom tüccarın dediklerini yaparak oraya gitti. Onlarla tanıştı, onlara hediyeler verdi. Sonra da Pahom onlardan arazi istedi. Onların reisi geldi ve anlaşmaya varıldı. Reis arazinin günlüğüne bin ruble istediğini söyledi. Reis “Toprağı gün hesabıyla satıyoruz. Bir günde çevresinde dolaşabildiğiniz kadar toprak sizindir. Pahom anlaşmaya vardıktan sonra yattı. Rüyasında bir adam gördü sonra da o adamın şeytanın ta kendisi olduğunu anladı. Önünde bir adamın olduğunu bu adamın da ta kendisi olduğunu anladı. Sabah oldu. Simon hemen işe koyuldu. Bir tepeye çıkıp etrafa baktı, ondan sonra inip ölçmeye hazırlandı. İşaret belirtildi ve Simon başladı. Önce çok büyük parça aldı. Aldıkça alıyordu. Ancak artık gücü kalmamıştı içindeki hırs onu bitirmiş. Tam bitti derken yere attı ve öldü. Onlar da bir mezar kazdılar; Yani Pahom’a 180 cm uzunluğundaki topak yetmişti.

ALLAH GERÇEĞİ BİLİR AMA BEKLER

Vlademir kasabasında Ivan Dmitrich Aksyonof adlı genç bir tüccar yaşıyordu. Kendisine ait iki dükkanı, bir de evi vardı.
Aksyonof, yakışıklı bir adamdı, ama arada sırada içki içiyordu.
Aksyonof Nizhny fuarına gidecekti. Karısı ona “bugün yola çıkma; senin hakkında kötü bir rüya gördüm. Rüyamda kasabadan döndüğünü gördüm. Saçların iyice kıra dönmüştü” dedi.
Aksyonof aldırış etmeden yola çıktı. Yolun yarısına geldiğinde tanıdık bir tüccarla karşılaştı. Birlikte bir handa kaldılar. Biraz çay içtikten sonra bitişik odalarda yattılar. Aksyonof sabahleyin erkenden kalkıp yola koyuldu. Yirmi beş mil kadar gittikten sonra bir handa konakladı. Gitarını çıkarıp çalmaya başladı. Derken üç polis içeri girdi. Ona sorular sormaya başladılar. Aksyonof soruları eksiksiz cevapladı. Aksyonof ona bu soruların niçin sorulduğunu sordu. Polis memuru şöyle dedi; “Sizi sorguya çekişimin sebebi dün akşamı birlikte geçirdiğiniz tüccarın boğazı kesik bir şekilde ölü bulunmasıdır.
Polis şefi Aksyonof’un eşyalarını aradı. Çantasından kanlı bir bıçak çıkarıldı. Aksyonof artık suçlu olarak görünüyordu. Polisler Aksyonof’u hapishaneye götürdüler. Aylar geçti Aksyonof suçsuzluğunu bir türlü ispat edemedi. Karısı yanına geldi. Hal hatır sorduktan sonra rüyasını anlatıp boşuna olmadığını söyledi.
Aksyonof kırbaç ve maden ocaklarında çalışma cezalarına çarptırıldı. Ondan sonra da Sibirya’ya sürgün edildi. Burada tam yirmi altı yıl boyunca mahkum olarak yaşadı. Saçları kar gibi beyaz oldu. Yirmi altı yıl boyunca evinden kendisine hiçbir haber ulaşmamıştı.
Bir gün hapishaneye yeni bir mahkum grubu gelmişti. Onlar teker teker suçlarını anlatıyorlardı. İçlerinden bir tanesi Vladimirliydi. Adam Aksyonof’un ailesini tanıdığını söyledi.
Bir gece hapiste gezinirken bir toprak parçası gördü. Aniden akar Semyonitch yatağın altından çıkıp Aksyonof’u yakaladı. Orada bir tünel kazdıklarını ve kaçacaklarını söyledi, üstüne bu kimseye söylememesini söyledi.
Bir gün hapishanede arama oldu ve tünel bulundu. Ancak kimin yaptığını bilmiyorlardı. Kimse bir şey söylemediği için çıkıp gittiler.
O gece Aksyonof yatağında yatarken Makar geldi. Makar tüccarı öldürdüğünü itiraf eti. Makar suçunu polislere itiraf etti. Ama çıkış emri geldiğinde Aksyonof son nefesini vermişti.

TEK BİR KIVILCIM TÜM EVİ KÜL EDER

Bir zamanlar köyün birinde Ivan Stcherbakof adında bir köylü yaşıyordu. Hali vakti yerindeydi. Üç oğlunun üçünün de elinden iş geliyordu. En büyük oğlu evliydi. Ivan sahip olabileceği her şeye sahipti. Hayat onun için oldukça rahat sürebilirdi; eğer ki Gordey Ivanof’un oğlu ve kapı komşuları olan Aksak Gabriel’le aralarında bir düşmanlık baş göstermemiş olsaydı.
Babalarının döneminde her şey mükemmeldi. Ailelerin başına oğullar geçince her şey değişti.
Bir gün ufacık bir şey yüzünden kavga başladı. Her iki tarafta birbirine hakaret ediyordu. Üstüne bir de birbirlerine iftira atıyorlardı. Kavga büyüdü, iki aile birbirine girdi. Köylüler zar zor onları ayırdılar.
Gabriel sakalından kopan kılları bir kağıda sararak mahkemeye götürdü. Gabriel Ivan’ı dava etti. Bundan sonra iki aile arasındaki düşmanlık git gide büyüdü.
Ivan’ın babası yattığı yerden onları barıştırmaya ikna etmeye çalışıyordu. Ivan onu dinlemedi bile.
Altı yıl boyunca birbirlerini dava edi0p durdular. Kah o para cezasına çarptırılıyordu kah diğeri. Bir gün Gabriel’i ot çalmakla suçlayan Ivan’ın eşine Gabriel öyle bir vurdu ki kadın bir hafta kalkamadı. Üstelik kadın o günlerde hamileydi. Ivan çok sevindi. Gabriel’í hemen dava etti. Gabriel sopa cezasına çarptırıldı. Mahkeme çıkışı Gabriel “Dikkat et senin başka bir yerin yanmasın” dedi.
Bir gece Gabriel Ivan’ın evini ateşe verdi. Ivan Gabriel’i gördü. Ancak durup ateşi söndüreceğine Gabriel’i kovaladı. Gabriel ortalıktan kayboldu. Aniden gelip Ivan’a sopayla vurdu. Ivan afallayarak bayıldı. Sabah kendine gelince evinin kül olduğunu gördü. Ivan durduğu yerde ağlamaya başladı. “Sadece üzerine basacaktım” deyip durdu. O yangın köyün yarısını yaktı. Bu arada Gabriel’in evi de yandı. Ivan’ın yaşlı babası sağ olarak kurtulmuştu. Ancak Papaz’ın evinde ölmek üzereydi. Ivan yaşlı babasının yanına gitmişti. Başından beri barışmalarını söyleyen babası gene barıştırmaya çalıştı. Ivan’ın aklı başına gelmişti. Babası son nefesini verirken bile barışmalarını söylemiş kendisine iyi bir komşu olmalarını söylemişti. Ivan babasını toprağa verdikten sonra, Gabriel’le barıştı. Kendilerine yeni bir ev inşa ettikten sonra barıştılar ve aynı evde kaldılar. Ondan sonra tıpkı eskisi gibi komşu olup mutlu bir şekilde yaşadılar.

SAATÇİ MUSA/ MUSA ÇAĞIL

Asım Öz, Beyan Yayınları

“Saatçi Musa olarak bilinen Musa Çağıl’la çocukluk ve gençlik anılarından tanıdığı siyasi simalara, Malatya ekolünden yazarlara değin pek çok durumu, dönemi ve kişileri konuştuk.Çalkantılar içinde geçen yakın tarihimizdeki bir çok olaya birinci elden tanık olan bir isim Musa Çağıl… Musa Çağıl’ın içtenlikle dile getirdiği bu anılar/düşünceler yumağı, hem bir macera romanı kadar ilgi çekici, hem de yakın tarihimize ilişkin yapısal sorunlara önemli bir yaklaşım sağlıyor..

CENNETE OTOSTOP / Hidayet Öyküleri..

Adem Özköse, Pınar yayınları

Büyük bir zevkle okuyacağınız bu kitapta; birbirinden farklı hayat hikayelerine sahip olan bu insanların arayış öyküleriyle tanışacaksınız…

BAHATTİN YILDIZ/ ”ÜMMETİN YÜREĞİ”

Özgün Yayıncılık

‎”abi eskilerden dünyada bir Fidel Kastro kaldı bir de sen’ demişti de sen de gülümsemiştin. S. 161

‘ Türkiyeli Müslümanlar Bahattin Yıldız gibi bir adamları olduğu için ne kadar övünseler azdır’  Kari Habibullah

Yetimhane Projesi için gittiği Afganistan semalarında düşen uçakta şehadet şerbetini içen, hayatını şahid kılmış Bahattin Yıldız   hakkında şehadet günü olan 17 Mayıs 2010 tarihinden bugüne çeşitli basın yayın organlarında yazılmış yazıları bulacağınız bu kitapta ‘Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz’  hakikatinin sırrına vakıf olacaksınız

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.